"İmamı Gazali" sayfasının sürümleri arasındaki fark

DrOS'un not defteri sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
k (Sayfa oluşturdu, içeriği: '==Alıntılar== {{:Gazali:00001}} {{:Gazali:00002}} {{:Gazali:00003}} {{:Gazali:00004}} {{:Gazali:00005}} {{:Gazali:00006}} {{:Gazali:00007}} {{:Gazali:00008}} {{:Gaza...')
 
k
10. satır: 10. satır:
 
{{:Gazali:00009}}
 
{{:Gazali:00009}}
 
{{:Gazali:00010}}
 
{{:Gazali:00010}}
 +
{{:Gazali:00011}}
 +
{{:Gazali:00012}}
 +
{{:Gazali:00013}}
 +
{{:Gazali:00014}}
 +
{{:Gazali:00015}}
 +
{{:Gazali:00016}}
 +
{{:Gazali:00017}}
 +
{{:Gazali:00018}}
 +
{{:Gazali:00019}}
 +
{{:Gazali:00020}}
 +
{{:Gazali:00021}}
 +
{{:Gazali:00022}}
 +
{{:Gazali:00023}}
 +
{{:Gazali:00024}}
 +
{{:Gazali:00025}}
 +
{{:Gazali:00026}}
 +
{{:Gazali:00027}}
 +
{{:Gazali:00028}}
 +
{{:Gazali:00029}}
 +
{{:Gazali:00030}}
 +
{{:Gazali:00031}}
 +
{{:Gazali:00032}}
 +
{{:Gazali:00033}}
 +
{{:Gazali:00034}}
 +
{{:Gazali:00035}}
 +
{{:Gazali:00036}}
 +
{{:Gazali:00037}}
 +
{{:Gazali:00038}}
 +
{{:Gazali:00039}}
 +
{{:Gazali:00040}}
 +
{{:Gazali:00041}}
 +
{{:Gazali:00042}}
 +
{{:Gazali:00043}}
 +
{{:Gazali:00044}}
 +
{{:Gazali:00045}}
 +
{{:Gazali:00046}}
 +
{{:Gazali:00047}}
 +
{{:Gazali:00048}}
 +
{{:Gazali:00049}}
 +
{{:Gazali:00050}}
 +
{{:Gazali:00051}}
 +
{{:Gazali:00052}}
 +
{{:Gazali:00053}}
 +
{{:Gazali:00054}}
 +
{{:Gazali:00055}}
 +
{{:Gazali:00056}}
 +
{{:Gazali:00057}}
 +
{{:Gazali:00058}}
 +
{{:Gazali:00059}}
 +
{{:Gazali:00060}}
 +
{{:Gazali:00061}}
 +
{{:Gazali:00062}}
 +
{{:Gazali:00063}}
 +
{{:Gazali:00064}}
 +
{{:Gazali:00065}}
 +
{{:Gazali:00066}}
 +
{{:Gazali:00067}}
 +
{{:Gazali:00068}}
 +
{{:Gazali:00069}}
 +
{{:Gazali:00070}}
 +
{{:Gazali:00071}}
 +
{{:Gazali:00072}}
 +
{{:Gazali:00073}}
 +
{{:Gazali:00074}}
 +
{{:Gazali:00075}}
 +
{{:Gazali:00076}}
 +
{{:Gazali:00077}}
 +
{{:Gazali:00078}}
 +
{{:Gazali:00079}}
 +
{{:Gazali:00080}}
 +
{{:Gazali:00081}}
 +
{{:Gazali:00082}}
 +
{{:Gazali:00083}}
 +
{{:Gazali:00084}}
 +
{{:Gazali:00085}}
 +
{{:Gazali:00086}}
 +
{{:Gazali:00087}}
 +
{{:Gazali:00088}}
 +
{{:Gazali:00089}}
 +
{{:Gazali:00090}}
 +
{{:Gazali:00091}}
 +
{{:Gazali:00092}}
 +
{{:Gazali:00093}}
 +
{{:Gazali:00094}}
 +
{{:Gazali:00095}}
 +
{{:Gazali:00096}}
 +
{{:Gazali:00097}}
 +
{{:Gazali:00098}}
 +
{{:Gazali:00099}}
 +
{{:Gazali:00100}}
 
==Notlar ==
 
==Notlar ==
 
<references/>
 
<references/>
 
[[Category:Gazali]]
 
[[Category:Gazali]]

09.20, 28 Ocak 2011 tarihindeki hâli

Alıntılar

İlm-i yakın öyle bir bilgidir ki, onunla bilinen şeyler aslâ şek ve şüpheye mahal kalmıyacak şekilde açıkça anlaşılır. Böyle olan ilim, vehim ve yanılmaktan tamamen uzaktır. Kalben de bunun yanıldığına imkân ve ihtimal verilemez.Bilâkis bu ilm-i yakın hata ve zühulden o derece emin ve salim olmalıdır ki, bir insan çıkıp da bu ilmin batıl olduğu iddiasında bulunsa ve bunu isbat için de bir taşı altın'a, baston'u ejderha'ya çevirse bu keyfiyet o bilgi sahibini asla şek ve şüpheye sevketmez. Çünkü ben (on) sayısının (üç)den daha çok olduğunu bildiğim halde bana birisi, «hayır üç, on'dan daha büyüktür» dese ve delil olmak üzere «ben şu gördüğünüz değneği ejderha'ya çevireceğim» dese ve dediğini yapsa, be de bunu gözümle görsem, bu benim bilgimde hiçbir şek, şüphe meydana getirmez. Yalnız bu adam bunu nasıl yaptı diye hayrette kalırım.İlm-i yakın derecesinde bilmediğim malûmat, itimada şayan bir bilgi değildir. Kendisinde şek ve şüphe bulunan bir ilim İlm-i yakîn olamaz.[1]
İçim diyordu ki: «Mahsusata nasıl itimad olunabilir? Bunların en kuvvetlisi ve kendine en çok itimad edileni göz hassesidir. Hakiki göz gölgeye baktığı zaman onun durduğunu ve hareket etmediğini zanneder. Bir müddet sonra tecrübe ve müşehede ile durduğunu zannettiği gögenin hareket halinde olduğunu anlar. Ancak bu hareket birdenbire değil, tedricen meydana gelir ve hiç bir zaman aynı yerde kalmaz. Yine göz yıldıza bakıtığı zaman, onu bir altın lira kadar küçük görür. Halbuki matematik ilmi, göze bir altın lira kadar görünen yıldızların her birinin dünyamızdan daha büyük olduğunu isbat etmiştir. Mahsusat da buna benzer. Birçok hallerde his hâkimi hükmediyor, fakat akıl hâkimi his hâkiminin hükmünü müdafaası mümkün olmıyacak şekilde yalanlıyor.»[2]
Uyanık halde his veya akıl yolu ile inandığın şeylerin hepsinden nasıl emin olabilirsin? Vakıa senin o inancın yaşadığın haline nisbetle doğrudur. Fakat mümkündür ki, sana bir diğer hal ârız olur da o halin uyanıklık haline nisbeti, uyanıklık halinin uyku haline nisbeti gibi kalır. Artık ârız olan nisbetle uyanıklık halin uykudaki haline döner. Bir hal sana bir kere geldi mi aklın ile tevehhüm ettiğin her şeyin aslı olmıyan bir takım hayalâttan ibaret olduğunu kesin olarak anlarsın. Yahut bu hal ihtimal ki sofiyyenin iddia ettikleri haldir. Onlar kendilerinden geçip hislerini kaybettikleri zaman kendilerinin akıl yoluyla çözülmesi mümkün olmıyan bazı şeyleri müşahede ettiklerini söylerler. Ola ki bu hal ölüm halidir. Çünkü Resulullah (S. A. V.)«İnsanlar uyku halindedirler. Öldükleri zaman uyanırlar» buyurmuşlardır. Dünya hayatı ahirete nisbetle bir uyku sayılabilir. İnsan ölünce her şey ona dünya da gördüklerinden başka türlü görünür.[3]
Çünkü bu hastalığın[4] tedavisi ancak delil ile mümkün olabilirdi. Bir delilin ikamesi de ancak ulûmu evvelin dediğimiz bilgilerden meydana gelir. Bu da müsellem[5] olmazsa delil yapmak da mümkün olmaz. Bu suretle hastalığın giderilmesine imkân bulunmadı.[6]
Nefsim sıhhat ve itidal haline avdet etti. Akli zaruretler emniyet ve yakîn üzere makbul ve itimada şayan olarak rücu´ etti. Bu seziş ve bu safsatadan kurtuluş bir delil veya bir istidlâl tertibi ile değil, ancak Allah'ın kalbime ilka´ ettiği bir nur ile olmuştur. Bu nur birçok bilgi kapılarının anahtarıdır. Her kim bir şeyinhakikatini keşf ve anlamının sırf delillere mütevakkıf olduğunu zannederse muhakkak ki, Allahın geniş ve sonsuz rahmetini daraltmış olur.[7]
Hazır olan şey aranacak olursa kaybolur, gizlenir.[8]
Gerçekten anladım ki bir ilme hakkı ile vâkıf olmıyan bir kimse, o ilimdeki bozukluğu anlayamaz.[9]
Birinci sınıf dehriler: Felsefecilerin en eskileridir ki,kâinatı tedbir ve idare eden kaadir bir yaratıcının varlığını inkâr ettiler. Ve dediler ki, bu âlem ötedenberi kendiliğinden varola gelmiştir. Onun varlığı bir yaratıcı tarafından değildir. O bizatihi var idi. Hayvan meniden, meni dehayvandan hasıl olmuştur. Bu eskiden böyle idi, bundan sonra da böylece devam edip gidecektir. Bu kısım felsefeciler zındıklardır.[10]
Riyaziye: hesap, hendese ve heyet ilimlerinden ibarettir. Bu ilimlerin müsbet veya menfi yönde dini işlere hiçbir suretle taallûku yoktur. Bunlar akli delillerle ispat olunan şeylerdir.[11]
Bu ilimlerle[12]uğraşan kimse, onlar da gördüğü inceliklere, kuvvetli delillere hayran kalır. Bu itibarla felsefe hakkında hüsn-i zan besler. Ve zanneder ki bütün ilimler vazıh olmakta ve kuvvetli delillere dayanmakta bu ilim gibidir.[13]
Sırf taklitle yoldan çıkan bu adama: «Bir ilimde mahareti olan kimsenin, diğer ilimlerde de mahir olması lâzım gelmez. ... Her ilmin erbabı vardır. Kendi sahalarında ilerlemişler, başkalarını geçmişlerdir. Bazen bunlar başka ilimlerde cahil ve ahmak mevkiine düşerler. Eskilerin riyaziyat hakkındaki sözleri bir delile dayanır. İlâhiyata ait sözleri ise tahmindir. Bunu ancak tecrübe eden ve bu ilimle meşgul olan bilir» dense kulağına girmez, kabul etmez. Nefsinin galebesi, tembellik arzuları, kendini akıllı göstermekten hoşlanması gibi haller onu bütün ilimlerde felsefecilere iyi gözle bakmakta ısrar etmeğe sevkeder.[14]
Bu âfet, islâm dininde samimi fakat cahil olan kimselerden doğmuştur. Bunlar İslâm dinine yardımın felsefeye ait bütün ilimleri inkâr etmekle mümkün olacağını zannettiler. Ve onların bu husustaki ilimlerini reddedip cahil olduklarını iddia ettiler.Hattâ güneşin, ayın tutulması hakkındaki sözlerini kabul etmediler. Bu gibi iddiaların şeriata muhalif olduğunu söylediler. Cahillerin bu inkârları, güneşin, ayın tutulması keyfiyetini, kati bir delille bilen bir kimsenin kulağına geçtiği zaman kendi delilinde şek ve şüpheye düşmez. Ancak İslâmın cehl üzere kurulduğu zannına kapılır. Bu suretlefelsefeye karşı sevgisi, İslâma karşı buğzu artar. Bu ilimleri kabul etmemekle İslâma yardım edeceklerini zannedenler, dine karşı büyük bir cinayet işlemişlerdir. Halbuki ne şeriat bu ilimleri gerek müsbet gerek menfi olarak reddetmiş, ne de bu ilimler din işlerine karşı taarruz halinde bulunmuşlardır.[15]
Felsefe ilminden sayılan mantığın ne müsbet, ne de menfi cihetten din ile ilgisi yoktur. O, delillerin, kıyasların, bürhanın mukaddimelerinin şartlarını, bunların terkip keyfiyetlerini, (hadd-i sahih) denilen ta´riflerin şartlarını ve onun nasıl tertip edileceğini, ilmin ya tasavvur veya tasdikten ibaret olduğunu, tâsavvuru bilmenin yolu «hadd-i tam» olduğunu; tasdiki bilmenin çâresi ise bürhan olduğunu inceler. Bunda inkâr edilmesi gereken bir cihet yoktur.[16]
Her (a) nın (b) olduğu sabit olursa, bazı (b) nin de (a) olması lâzım gelir. Ya´ni her insanın hayvan olduğu sabit olursa, bazı hayvanın da insan olması lâzım gelir. Bunu şöyle ifade ederler: «Mu´cibe-i külliyenin aksi, mu´cibe-i cüziyedir» Bu sözlerin hangisinin dinin mühim meselerine taallûku vardır ki inkâr olunsun. İnkâr edilirse mantıkçılar inkâr edenin aklında, hattâ dininde kusur olduğu zannına düşerler. Zira o kimse dinin bu şekildeki inkârlar üzerine kurulduğu kanaatinde olduğunu göstermiştir.[17]
Tıp ilmini inkâr etmek dinin şartlarından olmadığı gibi, bir tabiat ilmini de inkâr, dinin şartlarından değildir. Ancak muayyen ve ma´lûm bir kısım meseleler müstesnadır ki biz onları (Tehafüt-ül felâsife) adındaki kitabımızda zikrettik.[18]
İşte bu, aklı zayıf olanların âdetidir. Hakk´ı adam ile tanırlar da adamı hak ile tanımazlar. Akıl sahibi olan kimse bu husuta akıllıların ulusu Hz. Ali (R. A.) e uyar. O şöyle buyurmuştur: «Hakkı adamla bilemezsin. Önce hakk´ı tanı, sonra dolayısiyle ehlini tanırsın» Şu haldeakıllı kimse hakkı tanır. Sonra işittiği söze bakar. O söz hak ise kabul eder, Söyleyen ister bozuk fikirli olsun, ister doğru fikirli hattâ çok defa sapık fikirlilerin sözlerinden hakikatı aramaya uğraşır. Bilir ki, altın madeninin çıktığı yer topraktır. Bir sarrafın kendi anlayışına itimadı oldukça kalpazanın kesesine elini sokup halis altını kalpından ayırarak çıkarmasında bir zarar düşünülemez. Kalpazanla muamelede ancak köylü zarar görür, sanatının ehli olan sarraf değil. Yılana dokunmaktan çocuk men edilir, dualı ve efsulu ya´ni yılan tutmakta mahareti olan menedilmez. Hayatıma yemin ederim ki insanların çoğu hakk´ı batıldan doğruyu eğriden ayırmak hususunda kendilerinin mahir ve hâzık olduklarını zannederler. Bu itibarla mümkün olduğu kadar hepsini sapıkların kitaplarını mütalâa etmekten menetmek, kapıyı kapamak vacip olmuştur.[19]
İkinci âfet, o kitaplardaki sözleri kabul etmekten ileri gelen fenalıkdır. Felsefeye ait «İhvanussafa» ve benzeri kitapları okuyan kimseler, onların içinde Peygamberlere ait hikmetli sözleri mutasavvıfların fikirlerini görür, ekseriya kitapları beğenir ve kabul eder. Onlara karşı hüzn-i zan sahibi olur. Okuyup beğendiği sözlerin kendisinde bıraktığı müsbet intiba dolayısiyle ona karıştırılmış olan felsefecilerin batıl fikirlerini de hemen kabul etmekte bir mahzur görmez. İşte bu, batıla doğru bir nev´i istidraç (yaklaştırma)dır. Bu felâketten dolayı onları okumakta büyük mahzur vardır. Yüzmeyi iyi bilmeyenleri deniz kenarında dolaşmaktan men´etmek lâzım geldiği gibi halka da yanlış fikirlerle dolu bu gibikitapları okutmamalıdır. Çocukları yılana dokunmaktan men´etmek lâzım geldiği gibi, halkı da batıl fikirlerle doldurulmuş bu gibi karışık sözleri dinlemekten alıkoymak iktiza eder. Efsunlu kimsenin de küçük çocuğunuın kendisini taklid edeceğini «Ben de babam gibi yılana dokunabilirim» diyeceğini anlarsa onun yanında yılana el sürmemesi, bilâkis çocuğun yanında bizzat kendi korunarak ona yılandan korunmayı telkin etmesi icabeder. İşte hakikî âlimin de bu şekilde hareket etmesi lâzımdır.[20]
Tasavvuf yolunun öğrenmekle ve iştirakle elde edilmesi mümkün olan cihetlerini tahsil ettim. Anladım ki sofiyenin büyüklerinin ulaşmak istedikleri mertebe öğrenmekle değil, tatmakla, halle (yaşamakla) vesıfatları[21] değiştirmekle elde edilir. Sıhhatin ve tokluğun ta´riflerini, sebep ve şartlarını bilmkle sağlam olmak, tok olmak arasında ne kadar büyük fark vardır. Bunun gibi sarhoşluğu: «Mideden yükselen buharın fikir madenlerini (dimağı) kaplamasından ileri gelen bir haldir.» Şeklindeki ta´rifile sarhoş olmak arasında da büyük fark vardır. Aslında bir sarhoş, sarhoşluğu ta´rif edemez, sarhoşluk hakkında hiçbir bilgisi yoktur, fakat sarhoş olur. İçki içmeyen bir kimse ise, sarhoşluğu ta´rif eder, sarhoşluk hakkındaki bütün bilgilere sahiptir; halbuki kendisinde sarhoşluk yoktur. Hasta olan bir tabib de hastalığı esnasında sıhhatın ta´rifini, sebeplerini, ilâçlarını bilir. Halbuki sıhhatini kaybetmiştir. Yine bunun gibi zuhdün (ahîret için dünyadan yüz çevirmenin) hakikatini, sebeplerini, şartlarını bilmekle zahid hayatı yaşamak, nefsi dünyadan vazgeçirmek arasında da fark vardır. Kat´i olarak anladım ki sofiye sözlere değil, iyi hallere sahiptir. İlim yoluyla elde edilmesi mümkün olanı tahsil ettim. Yalnız işitmek ve öğrenmekle tahsil mümkün olmayıp tatmak ve hak yoluna girmekle bilinecek olan husular kalmıştı.[22]
İmanın üç esasının kalbimde sağlam bir şekilde yer etmesi, muayyen ve mücerret bir delil ile değil, çeşitli sebepler, karineler ve sayısız tecrübelerin bir neticesi olmuştur.[23]
Yaptığım işleri gözümün önüne getirdim. Onların en güzeli tedris ve ta´lim idi. Burada da ehemmiyetsiz, ahiret yoluna faidesi olmıyan bir takım ilimlerle meşgul olduğumu anladım. Sonra tedris hakkındaki niyetimi yokladım. Onun da Allah rızası için olmadığını; mevki sahibi olmak, şan ve şeref kazanmak peşinde oluğuna kanaat getirdim.[24]
Şüphe götürmiyecek şekilde anladım ki, sofiye (mutasavvıflar) hakikaten Allah yolunu bulan kimselerdir. Onların gidişleri, gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlâkların en temizidir. Dünyadaki bütün akıllı insanların aklı, hakimlerin hikmetleri, şeriatın sırlarına vakıf olan ulemanın ilmi, daha faydalı bir şeyle tebdil etmek üzere bir araya gelseler buna imkân bulamazlar. Onların iç ve dış yaşayışlarındaki bütün harekât ve sekenât ehp nübüvvet kandilinin nurundan alınmıştır. Yer yüzünde nübüvvet nurundan başka kendisiyle ziyalanacak bir ışık yoktur.[25]
Kendisinde bu hal bulunan kimse, Şairin: «Anlatamıyacağım bir hal vuku buldu. Hüsn-i zanda bulun, hakikatını sorma» sözünden fazla bir şey söylememelidir.[26]
Şunu bilmek icabeder ki, insan asıl yaradılışta bilgiden mahrum, Allah'ın yarattığı âlemlerden habersiz olarak yaratılmıştır. [27]
Çünkü mu´cizenin nübüvvete delâleti hususundaki dayanağın yalnız çok düzgün ve tesirli kelâmdan ibaret kaldığı takdirde güzelce tertib edilmiş ona benzeyen diğer bir kelâm ile şüpheye düşer, bu suretle iman ve itikadın yıkılır.[28]
Nitekim bir kimseye bir cemaat tarafından tevatürle bir şey haber verilse o kimse cemaatin içinden yalnız belirli bir şahsın sözünden istifade ile yakîn hasıl ettiğini söyliyemez. Bilâkis o yakîn ona bilmediği fakat bu toplumdan hariç olmıyan yerden gelmiş olup, birer birer şahısları belli değildir.[29]
Aklın faydası, Peygamberlerin mertebelerini bize öğretmek, nübüvveti tasdik için yol göstermek, nübüvvet gözüyle idrak olunan şeyi anlamaktan âciz olduğunu kabul etmek, bizi elimizden tutup, körleri kılavuzlarına, şaşırmış hastaları şefkatli tabiblerine teslim eder gibi nübüvvet makamına teslim etmektir. İşte aklın hududu (hareket sahası) buraya kadardır. Daha öteye gidemez. Ancak tabibin kendisine söylediği sözü bize yetiştirir. Bunlar, insanlar arasında karışmıyarak yalnız kaldığım müddet içinde müşahede derecesinde zaruri olarak anladığım meselelerdir. [30]
Halkı saptıkları batıl yollardan doğru yola dâvet etmeğe kalkışsan bütün zamane adamları sana düşman kesilirler.[31]
Biliyorum ki ben görünüşte ilim neşrine dönmüş olsam da hakikî mânada dönmüş değilim. Çünkü dönmek eski hale gelmek demektir. Ben o zamanlar insana rütbe ve mevki kazandıran ilmi yayıyordum. Sözümle, amelimle ona dâvet ediyordum. Maksadım, niyetim hep mevki ve şeref kazanmaktı. Şimdi ise mevkii, rütbeyi terk ettiren ve bunlardan uzaklaşmayı öğreten ilme dâvet ediyorum.[32]
Kulak renkleri, göz sesleri idrakten âciz kadığı gibi aklın ötesinde kalan haller de akıl ile anlaşılamaz.[33]
İmdi ben,akran ve emsallerinden zekâ ve anlayışça üstün olduğuna inanan birtakım kimseler gördüm.Bunlar, İslâm'ın ibadet olareak öngördüğü vazifeleri terk ediyor, dinin namaz kılmak ve yasaklardan kaçınmak türünden emirlerini küçümsüyor, şeriatın buyruklarını ve koyduğu sınırları önemsemiyor, onun "dur" dediği yerde durmayarak çeşitli zan ve şüphelerin etkisiyle din bağından tamamen sıyrılmış bulunuyorlardı. Bu konude onlar, "Allah'ın yolundan döndüren, onda eğrilik arayan ve aynı zamanda âhireti inkâr eden" [Hûd 11/19] bir topluluğu izliyorlardı.

Oysa bunların inkârlarının -Yahudi ve Hıristiyanlarınki gibi- duyum ve alışkanlıktan kaynaklanan taklitten başka bir dayanağı yoktur. Zira Yahudi ve Hıristiyanların çocukları İslâm dininin dışında yetişmişler, babaları ve ataları da aynı yolu izlemişlerdir. Din ve mezhepler üzerinde araştıma yapan bid`at ve keyfî görüş sahibi bir grup teorisyende olduğu gibi, onların da, doğru yoldan çıkaran şüphenin yol açtığı sürçmeden kaynaklanan teorik araştırmadan ve serap parıltısı gibi aldatıcı hallere kanmadan baika bir dayanakları yoktur. Onların inkâra sapmalarının esas kaynağı Sokrat, Hipokrat, Eflâtun, Aristoteles ve benzeri önemli isimleri duymuş olmaları; bu filozofları izleyen ve bu sebeple sapıtanlardan bir grubun, onların akıl güçlerini; yöntemlerinin güzelliğini; geometri, mantık, fizik ve metafizik hakkındaki bilgilerinin inceliğini; üstün zekâ ve anlayışa sahip oldukları için gizli meseleleri ortaya çıkarmada başkalarına baskın geldiklerini abartarak anlatmalarıdır. Onlar, bu filozofların, olgun akla ve birçok fazilete sahip olmakla birlikte, şeriatları ve inançları inkâr ettiklerine, din ve mezheplerin ayrıntılarını kabule yanaşmadıklarına, bunların oluşturulmuş kanunlar ve aldatıcı hilelerden ibaret olduğuna inandıkları yolunda bilgi naklettiler.[34]

İkinci kısım, [ filozofların] dinin ilkeleriyle asla çatışmayan ve peygamberlerin -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- doğruladığı şeylerle zorunlu bir ilgisi bulunmayan konular üzerine yaptıkları tartışmalardan ibarettir. Mesela, onların "Ay tutulması, Ay ışığını Güneş'ten aldığından, yerkürenin Güneş'le Ay arasına girmesi sonucu Ay'ın ışığının kararması olayıdır. Güneş'le Ay arasına girmesi sonucu Ay'ın ışığının kararması olayıdır. [Yani] yer yuvarlaktır ve gök onu her yandan kuşatmıştır. Ay yerin gölgesine rastlayınca Güneş ışığından yoksun kalır" şeklindeki görüşleri ile "Güneş tutulmasının anlamı, Ay'ın, bakan kimse ile Güneş arasına girmesi demektir; bu ise Ay ile Güneş'in aynı zamanda iki düğümde (ukdeteyn)[35] birleşmesiyle gerçekleşir" şeklindeki görüşleri gibi.

Biz bu tür bilgilerin (fenn) geçersiz kılınması üzerinde ayrıntılı olarak durmayacağız; çünkü bu hiçbir yarar sağlamaz. Kim ki bunu geçersiz kılmak için tartışmaya girişmenin dinin gereği olduğunu sanırsa, dine karşı suç işlemiş ve onu zaafa uğratmış olur. Zira [ astronomiye dair] bu meseleler, hiçbir şüpheye yer bırakmayan geometri ve matematik kanıtlara dayanmaktadır. Ay ve Güneş tutulmasının vaktini ve süresini sebepleriyle birlikte haber verecek kadar bu meseleleri iyi bilen ve delillerini inceleyen kimseye "Bu tavrın şeriata aykırıdır" denildiğinde, sözkonusu kimse kendi bilgisinden değil, şeriattan şüphe eder. Hâlbuki şeriatın öngörmediği bir yöntemle şeriata yardıma kalkışanın ona verdiği zarar, kendi yöntemiyle şeriata zarar vermek isteyenin ona vereceği zarardan daha büyüktür. Nitekim "Akıllı düşman câhil dosttan daha iyidir" denilmiştir.[36]

İşte bu [gibi meseleleri onlarla tartışmaktan vazgeçtik], çünkü âlem hakkında araştırma, onun yaratılmış veya ezelî oluşu üzerinde yürümektedir. Yaratılmışlığı sâbit olunca ister küre şeklinde, ister yayvan, ister altıgen veya sekizgen olsun, iddia ettikleri gibi gök ve altındakiler ister on üç, ister daha az veya daha çok tabakadan oluşsun fark etmez. Bu konular üzerinde durmanın, ilâhiyat bahisleriyle olan ilgisi, tıpkı soğanın kaç katı, narın kaç tanesi bulunduğu konusu üzerinde durmak gibidir. Amaç, nasıl olursa olsun, âlemin sadece Allah'ın fiili olduğunu vurgulamaktır.[37]
Hatta susamış bir kimsenin önünde, her bakımdan kendi isteğine uygun su dolu iki eşit bardak bulunsaydı, ikisinden birini seçmesi mümkün olmazdı. Ancak o bunlardan en güzel veya en hafif bulduğunu yahut sağını kullanıyorsa sağ yanına en yakın olanı ya da -gizli veya açık olsun- herhangi bir sebepten ötürü birini alır.Böyle olmasaydı bir şeyi benzerinden ayırt etmek hiçbir şekilde düşünülemezdi. [38]
Olayların zincirleme gidişinin son bulduğu bir varsa o ezelî olur. Bu durumda kendi ilkenize göre, ezelîden, sonradan olanın sudûrunun mümkün olması gerekir.[39]
Bütün bunlar, hayal gücünün (vehim) “önce”siz bir başlangıcın varlığını kavrayamayışından kaynaklanmaktadır. İşte hayal gücünün kendisinden ayrılamadığı bu “önce”nin biz gerçek bir şey olduğunu sanırız ki o da zamandır.[40]
Bu iki lafızdan asıl anlaşılan, bir zâtın varlığı ve diğer zâtın yokluğudur. İki lafzın ayrılmasını sağlayan üçüncü şey ise bize nisbetle gerekli olan bir ilişkidir.[41]
Ona “Âlemin yüzeyinin ötesinde ne bir üst ne de ondan uzak bir boyut vardır” denildiğinde, hayal gücü, bunu kabule yanaşmaz. Tıpkı bunun gibi “Âlemin varoluşundan önce herhangi bir ‘önce’ yoktur, gerçek varlık odur” denildiğinde hayal gücü bunu kabule yanaşmaz.[42]
Öyleyse her ne kadar hayal gücü kabule yanaşmasa da doluluk ve boşluğun anlamsız olduğu kesinlikle ortaya çıkmış, âlemin ötesinde doluluk ve boşluğun bulunmadığı sâbit olmuştur. Aynı şekilde mekâna ilikin boyutun cisme bağlı olması gibi, zamana ilişkin boyutun da harekete bağlı olduğu söylenebilir. Zira mekâna ilişkin boyut cismin boyutlarının uzantısı olduğu gibi zaman da hareketin sürekliliğidir.[43]
Eğer sen bir yöne “üst” diyorsan, bu, o başının üstünde, diğerine “alt” diyorsan bu da o ayağının altında bulunduğu içindir. O halde yön, sana nisbetle değişen bir addan ibarettir. Sana göre alt olan, yerkürenin diğer tarafında tabanı senin tabanına karşılık geldiğini varsaydığın bir başkasına göre üst sayılır.[44]
Önce ve sonranın varlığı bir gerçek olduğuna göre zamanın, önce ve sonra ile ifade edilenden başka bir anlamı yoktur.[45]
[ Filozoflar] “Âlemin ötesinde doluluk ve boşluk yoktur, ayet siz [[[kelâmcı]]lar] ‘dış’ lafzıyla onun en üst yüzeyini kastediyorsanız onun bir dışı vardır; başka bir şeyi kastediyorsanız onun dışı yoktur” diyeceklerdir. Aynı şekilde şayet bize “Âlemin varoluşu için bir önde var mıdır?” denirlirse biz deriz ki: Bununla âlemin varoluşunun bir başlangıcı yani bir başlangıç noktası mı kastediliyor? Şayet böyleyse, tıpkı âlemin açık sınır ve yüzeysel kesiti anlamında bir “dış”ının bulunması gibi, onun için bir “önce” de söz konusudur. Eğer ”önce” ile bir başka şeyi kastediyorsanız, âlem için bir “önce” söz konusu değildir. Nitekim “âlemin dışı” ifadesiyle yüzeyden başka bir şey kastedildiğinde de “âlemin dışı yoktur” denir. Şayet “Öncesi olmayan bir varlığın başlangıcı düşünülemez” denilecek olursa, buna karşı, “Dışı olmayan cismin varlığının sonu da düşünülemez; eğer onun dışı, kesiti anlamıda yüzeyidir başka bir şey değil” denilirse biz de “Onun öncesi, anlamında varlığın başlangıcıdır başka bir şey değil” deriz.[46]
Zira her ne kadar hasım olan [ filozof ] cismin ezelîliğine inansa da hayal gücü onun sonradan yaratıldığını düşünmekten geri duramaz. Biz [ kelâmcılar ] her ne kadar cismin yaratılmış olduğuna inansak da hayal gücümüz bazen onun [ezel|ezelî]] olduğunu düşünmekten geri duramaz.[47]
Sizin imkân diye sözünü ettiğiniz şey, aklın yargısından ibarettir. Aklın varlığını kabulleneceği ve bu kabullenmeyi imkânsız görmediği şeye “mümkin”, akılca kabullenilmesi mümkün olmayana “imkânsız”, aklın yokluğunu kabullenemediği şeye de “zorunlu” adını vermekteyiz.[48]
Çünkü yaratılmış olanın sonunun bulunması zorunlu değildir.[49]
Hâlbuki biz bir şeyin ancak küçülme yoluyla bozulacağını kabul etmiyoruz. Zira küçülme, bozulma türlerinden sadece biridir. Bu bakımdan bir şeyin en yetkin durumundayken ansızın bozulması uzak bir ihtimal değildir.[50]
Çünkü siyahlık ve aynı şekilde bayazlığın sürekli olmadığı ve varlıklarının [her an] yenilendiği iddiası duyu algılarına aykırıdır. Akıl, cismin her an yenilendiğini iddia edenin görüşünü kabule yanaşmadığı gibi, bunu kabule de yanaşmaz. Oysa akıl, insanın başında bugün bulunan saçın dünkü saç oldup benzeri olmadığına hükmettiği gibi, saçın siyahlığı konusunda da aynı hükmü verir.[51]
Nitekim bir kimse “Duvar, ateş ve cansız şeyler fâil değildir, fiil sadece canlılara mahsustur” derse onun bu sözüne karşı çıkılmaz ve bu sözü de yalan sayılmaz. Zira ateşin ısıtma, duvarın merkeze yönelmesi ve gölge etmesi gibi taşın da düşme, ağırlık ve merkeze doğru yönelme şeklinde bir fiili vardır, çünkü bunların hepsi taştan sudûr etmektedir. Hâlbuki bu imkânsız bir şeydir.[52]
Biz deriz ki: Hangi şekilde olursa olsun her sebebe “yapan” (fâil) her sebepliye de “yapılan” (mef'ûl) demek uygun olmadığından bu adlandırma yanlıştır.[53]
Bu iddia “İrade fiili genel bir anlam ifade eder, bu da bilerek irade eden ve bilmeden irade eden diye ikiye ayrılır” diyen kimsenin sözü gibi yanlıştır. Çünkü irade zorunlu olarak bilmeyi; aynı şekilde fiil de zorunlu olarak iradeyi içerir.[54]
Bu da gösteriyor ki fâil, iradesiyle kendisinden fiil sudur edendir.[55]
Zira fâilin özü, bilgisi, irade ve kudreti fail olmasının bir şartı olup failin eseri değildir.[56]
Deriz ki: Sizin sözünü ettiğiniz şeyler birtakım dayatmalardan ibarettir. Oysa gerçekte bu (sudûr teorisi) üst üste karanlık girdaplardan farksızdır. Şayet insan bunu rüyada gördüğünü anlatsa, bu, mizacının (akıl sağlığının) bozulduğuna delil sayılır veya bu tür sözleri, nihayet birtakım tahminlerden öteye gidilmeyen fıkhî konular hakkında söylerse bunların zann-ı gâlip ifade etmeyen bir sürü saçmalık olduğu söylenebilirdi. Deriz ki: Sizin sözünü ettiğiniz şeyler birtakım dayatmalardan ibarettir. Oysa gerçekte bu (sudûr teorisi) üst üste karanlık girdaplardan farksızdır. Şayet insan bunu rüyada gördüğünü anlatsa, bu, mizacının (akıl sağlığının) bozulduğuna delil sayılır veya bu tür sözleri, nihayet birtakım tahminlerden öteye gidilmeyen fıkhî konular hakkında söylerse bunların zann-ı gâlip ifade etmeyen bir sürü saçmalık olduğu söylenebilirdi.[57]
Zira her sebepli için varlık imkanı zorunludur, ama var olması için kendi sebebini bilmesi zorunlu değildir.[58]
İlk sebeplinin kendi özünü akletmesi özüyle aynı mıdır yoksa başka bir şey midir?[59]
Hâlbuki bir sayısını aştıktan sonra herhangi bir engel kalmamıştır.[60]
Zira birden iki şeyin sudürunun imkânsızlığı, bir kişinin aynı anda iki yerde bulunmasının imkânsızlığının bilindiği gibi bilinemez. Kısaca bu husus ne zorunlu olarak ne de akıl yürütmeyle bilinir. Kısaca bu husus ne zorunlu olarak ne de akıl yürütmeyle bilinir.[61]
Yüce Allah’tan fiilin irade ile nasıl sudûr ettiğini araştırmaya gelince bu, boşuna yapılmış bir araştırmadır.[62]
Öyleyse (Tanrı-varlık ilişkisinde) insanın idrâk gücünü aşan nitelik, nicelik ve mâhiyet üzerinde araştırma yapmayı bırakalım.[63]
Diğer kısım ise ateistlerdir (dehriyye). Onlara göre âlem, olduğu şekliyle ezelidir ve onlar âlemin bir yaratıcısının bulunduğunu kabul etmezler. [64]
Bu durumda sebep-sebepli ilişkisi sonsuza dek sürüp gidecek –ki bu imkânsız bir şeydir- veya bir noktada son bulacaktır. İşte o son, varlığı için sebep bulunmayan İlk Sebep’tir ve biz ona “İlk İlke” adını vermekteyiz. Eğer âlem sebepsiz olarak kendiliğinden var olmuş olsaydı, böylece âlem ilk ilke olarak ortaya çıkmış olurdu. Zira biz İlk İlke’den, sadece sebebi bulunmayan varlığı anlıyoruz.[65]
Zira sperma (nutfe) insandan, insan da spermadandır, sonsuza dek bu böyle sürüp gider.[66]
Her bir varlık, özüne eklenmiş (yani kendi dışında) bir sebebi bulunması anlamında mümkindir; bütünüyle varlık, kendi dışında özüne eklenmiş bir sebep bulunmaması anlamında mümkin değildir.[67]
Demek oluyor ki tek tek her varlık için doğru olan bir ifadenin toplam için doğru olması gerekmez.[68]
Bu farklılık zaman ve mekân açısından olmadığına göre geriye sadece özde bir faklılığın bulunduğu hususu kalmaktadır.[69]
Doğrusu bu şaşılacak bir durumdur. O halde önce onları anlamak için görüşlerini incelememiz, sonra da gereken itirazı yapmamız icab eder. [70]
Yukarıda anlattığımız delil uyarınca ilişki hakkındaki bilgi, öz hakkındaki, bilgiden başkadır.[71]
Bu durumda filozoflardan hiçbir grup diğerinin düştüğü başarısızlıktan kurtulmuş değildir. Şânı yüce Allah, kendi yolundan sapan ve metafizik konuların künhüne kendi görüş ve hayalleriyle ulaşabileceklerini sananları işte böyle yapar.[72]
Sizin yetersizliğiniz ortaya çıkınca, insanlar arasından, ilahi hakikatlere akli düşünceyle ulaşılamayacağı, hatta bunları anlamanın insanın gücü dahilinde olmadığı görüşüne sahip olanlar çıkacaktır. Bu sebeple bu şeriatın sahibi (s.a.s) “Allah’ın yarattıklarını düşünün, (fakat) zatını düşünmeyin” buyurmuştur.[73]
Aklın O’nun hakikatini idrâkten âciz kaldığını itiraf eden bu fıkaraya neden karşı çıkıyorsunuz?! Sizin onlara karşı çıkışınız sadece onların kanıtlama yöntemlerini bilmedikleri, öncülleri ve kıyas şekillerini düzenleyemedikleri; sizin ise bunları akli yöntemle bildiğiniz iddiâsına dayanaktadır. Halbuki âcizliğiniz, yöntemlerinizin tutarsızlığı ve biz biliriz iddianızla gülünç duruma düştüğünüz açıkça ortaya çıkmıştır. Bu açıklamalardan maksat da işte budur. O halde metafizik kanıtlamaların geometrik kanıtlar gibi kesin olduğunu iddia eden hani nerede?[74]
Sözgelimi insanın diri oluşu, onun mahiyetinde bulunan bir şey, yani canlılıktır; canlılık ise bir cinstir. İnsanın doğmuş ve yaratılmış oluşu ise onun bir niteliği olup asla ondan ayrılmaz. Fakat bu, ayrılmaz genel bir nitelik olmakla birlikte mahiyete dâhil değildir.[75]
Çünkü biz kor ateşteki kırmızılığı, ayrılmayı kabul edecek şekilde cins ve faslın oluşturduğu birleşiklik gibi saymayız; bilakis her ne kadar onda bir çokluk varsa da bu, özün (yani kor ateşin) birliğine zarar vermeyen türden bir çokluktur.[76]
Siz (filozoflara) gelince, ateistlerin (dehriyye) “Âlem ezelidir ve onun bir sebebi ve yaratıcısı yoktur; sebep sadece değişimlerde (a’râz) söz konusu olup âlemde hiçbir cisim ne sonradan var olmuştur ne de yok olur, yalnız suretler ve arazlar sonradandır” şeklindeki görüşlerinizi kabullenmenizi engelleyen nedir?[77]
Asıl şaşılacak olan husus, (filozofların) kendilerine ve ortaya koyduğu delillerine güvenerek, temelsiz ve saçma olmasına rağmen, bütün bunları kesin bilgiyle bildiklerine olan inançlarıdır.

Bunu bir misalle açıklayayım: Sözgelimi ortaya Güneş tutulması yokken tutulma gerçekleşmiş ve sona ermiş olsun. Tutulma olayında bir tutulmadan önceki durum, ikincisi tutulma hali ve üçüncüsü ise tutulmadan sonraki olmak üzere üç durum söz konusudur. İmdi, biz bu üç durum karşısında üç farklı bilgiye sahibiz. Şöyle ki, biz önce tutulmanın henüz olmadığını, ikinci olarak gerçekleştiğini, üçüncü olarak da olup bittiğini ve şu anda bulunmadığını biliriz. Birbirinden farklı bu üç bilginin aynı mahalde art arda gerçekleşmesi bilen zatta da bir değişmeyi gerektirir.[78]

Ancak Allah’ın tutulmadan öncesini, tutulma ânını ve sonrasını bilmesi, herhangi bir farklılaşma içermeyen tek bir süreçten ibaret olup O’nun zatında bir değişme gerektirmez.[79]
Buna iki yönde itiraz edilebilir. Birincisi: “Yüce Allah belli bir vakitte Güneş tutulacağını bir bilgiyle bilir; bu bilgi tutulma gerçekleşmeden önce onun olacağına dair bir bilgi olup, hem gerçekleşme sırasında gerçekleşmekte olanın hem de gerçekleştikten sonra bitmiş olanın bilgisiyle aynıdır.[80]
Çünkü tek başına tabiat asla hareketin sebebi olamaz. Zira hareketin anlamı başka yere varmak üzere bir yerden ayrılmaktır. Buna göre cismin bulunduğu yer kendine uygunsa hareket etmez. Bu sebeple şişirilmiş tulum suya batmaz, bastırılacak olsa da tekrar su yüzüne çıkar. Çünkü o kendine uygun yeri bulmuş ve sükûnete ermiştir.[81]
Bu sebeple hava tulumu suya batmaz, yere düşen taş da bulunduğu yerden ayrılıp havaya yükselmez.[82]
Üçüncüsü: Biz göğün özel bir niteliği bulunduğu ve o niteliğin, hareketin ilkesi olduğunu kabul ederiz. … Çünkü burada sayıca birbirinden üstün yerler söz konusu olmayıp, aksine hem cisim hem dairesel hareket tektir. Ayrıca ne cisim ne dairesel hareketin bilfiil parçası vardır. Parça sadece hayalidir. Buna göre o hareket ne bir yere ulaşmak ne de bir yerden uzaklaşmak içindir. Dolayısıyla cismin özünde dairesel hareketi gerektiren bir gücün (ma’nâ) yaratılması mümkün olup, bizzat o hareket bu gücü gerektirmiştir. Yoksa bu gücü gerektiren, o yerin istenmesi, sonra da hareketle oraya ulaşması değildir. Siz (filozoflar) “Her hareket- eğer zorunluysa- bir yere ulaşmak ya da bir yerden uzaklaşmaktan ibarettir” sözünüzle, âdeta o yere ulaşmayı tabiatın gereği sayıyor, hareketi ise doğrudan amaç değil, sadece bir araç kılmış oluyorsunuz. Biz ise yerin istenmesini değil, doğrudan hareketin tabiatın gereği olmasını imkansız görmüyoruz.[83]
O halde bütün bunlar boş hayallerden ibaret olup, göklerin melekûtunun esrârının bir tür hayallerle bilinemeyeceğini, sadece o konuları Allah’ın peygamberlerine ve velilerine –akıl yürütmeyle değil- ilham yoluyla bildireceğini göstermektedir.[84]
Geriye akıl yürütme yöntemine başvurmak kalıyor ki, sizin bu anlattıklarınızın mümkün olduğu kabul edilse bile, bu konudaki bilgilerin sonsuzluğu şart koşulmadıkça onların ne varlığı ne de yanlış olduğu bilinebilir. O halde tek yol, bu konun akılla değil, din ile bilinmesidir.[85]
Art arda gelmeksizin sayıca sonsuz ve sınırsızca cüz’î olayların bilgisi aynı anda bir yaratığın nefsinde nasıl toplanabilir?![86]
“Ben evde bir kitap bırakmıştım, ama şu anda evde ne olduğunu bilmiyorum, belki de şimdi at olup evi idrar ve tersiyle kirletmiştir. Evde bir su testisi bırakmıştım, o şimdi bir elma ağacına dönmüş olabilir. Çünkü yüce Allah her şeye kâdirdir.[87]
Ancak yüce Allah, mümkin olan bu olayları gerçekleştirmediğine dair bizde bir bilgi yaratmıştır ve biz de (bu bilgiden hareketle) bu olayların meydana gelmesinin zorunlu olduğunu iddia etmiyoruz, tam aksine, mümkindir, olabilir de olmayabilir de.[88]
Olayların bu şekilde art arda sürüp gitmesi ve bunların geçmişteki oluş tarzından sapma göstermeden meydana geleceği zihnimizde iyice yer etmiştir. Hatta (filozofların) anlattığı yöntemle, peygamberlerden biri, falan adamın yarın yolculuktan dönmeyeceğini bilebilir. Ancak, dönmesi mümkün olmakla birlikte bu imkânın gerçekleşmeyeceğini de bilir.[89]
Daha az zamanda olabiliyorsa, azın bir sınırı yoktur. O halde bu güçlerin işlevlerini hızlandırması sûretiyle peygamberin (s.a) mucizesi gerçekleşmiş olur.[90]
Birincisi, hayal gücü olup beynin önünde, görme gücünün ise arkasında bulunur. Görülen nesnelerin sûretleri gözü kapadıktan sonra orda kalır, hatta beş duyunun izlenimleri de orada toplanır. Bu sebeple ona “ortak duyu” adı verilir. [91]
İkincisi kavramları algılayan vehim gücüdür.[92]
Onların sözünü ettiği hiçbir şeye dinen karşı çıkılması gerekmez. Çünkü bunlar gözleme dayalı hususlar olup yüce Allah koyduğu kanunları (âdet) bunlarla yürütmektedir.[93]
Fakat biz onların dine gerek duymaksızın bu hususun sırf akılla kanıtlanacağı şeklindeki iddialarına karşı çıkıyoruz.[94]
Çünkü bu ilişkileri ayrıntılarıyla kuşatmayan bir yargı, güvenilirliği olamayan bir yargıdır. Kısacası, bu konuda (filozofların) anlattıklarının zannî bilgiyi güçlendirdiği inkâr edilemez. Sadece söylediklerinin kesin bilgi olduğu, onda yanlışlık olamayacağı ve doğruluğunda şüphe edilemeyeceği iddiasına karşı çıkılır.[95]
Görme bir cisim vâsıtasıyla gerçekleştiğine göre, görme olayı görmeye ilişkin değildir; çünkü görme görülmez, işitme işitilmez, diğer duyular da böyledir. Akıl da sadece cisimle algılayacak olsaydı, aynı şekilde kendisini algılayamazdı.[96]
Sizin akla hulûl ettiğini ileri sürdüğünüz küllî kavram kabul edilemezdir. Gerçekte duyuya hulûl eden akla da hulûl etmiştir.[97]
Bu durum duyularda da meydana gelebilir. Söz gelimi suyu gören kimsenin hayalinde bir sûret oluşur; ondan sonra kan görecek olsa bir başka sûret daha oluşur. Fakat bir başka su gördüğünde ise başka bir sûret oluşmaz. Aksine hayalinde izlenim bırakmış olan önceki suyun sûreti, su birimlerinin her birinin örneğidir. İşte bu anlamda onun küllî olduğu sanılır.[98]
Yanlış anlama, (filozofların) “imân”ı bulunacağı bir mahal gerektiren bir şey olarak ortaya koymalarından kaynaklanmaktadır.[99]
Çünkü bu görüş âlemin ezelîliğine ve devirlerin sürekli birbirini izlediği fikrine dayanmaktadır.[100]
Aksine (ilâhî) kudret hazinesinde hiç kimsenin bilmediği nice ilginç şeyler vardır ki gördüğünün dışında hiçbir varlık bulunmadığını sananlar, sihir, büyü, tılsım, mucize ve kerametleri inkâr edenler gibi bunları da inkâr ederler. Hâlbuki sebepleri bilinmeyen bu ilginç şeylerin varlığı ittifakla sâbittir. Nitekim mıknatısı görmeyen, onun demiri çektiğinden haberdar olmayan bir insana bu anlatılsa, kesinlikle karşı çıkar ve “Demirin çekilmesi ancak ona bir ip bağlanarak çekilmesi sûretiyle olur” der.[101]

Gazali:00097 Gazali:00098 Gazali:00099 Gazali:00100

Notlar

  1. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 10
  2. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 17
  3. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 19
  4. Akıl ile tevehhüm edilen her şeyin asılsız bir takım hayaller olması ihtimali ile beliren güvensizlik hissinin.[DrOS]
  5. Müsele, kabul edilmiş demektir.
  6. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 19-20
  7. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 20
  8. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 21
  9. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 21
  10. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 31
  11. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 34
  12. Riyaziye ile, yani hesap, hendese ve heyet ilimleriyle. [DrOS]
  13. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 35
  14. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 35
  15. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 36
  16. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 37
  17. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 38
  18. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 39
  19. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 43-44
  20. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 46-47
  21. Nefsi terbiye ederek kötü sıfatdan iyiye değiştirmek
  22. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 64-65
  23. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 65-66
  24. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 66
  25. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 70-71
  26. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 72
  27. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 74
  28. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 80
  29. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 31
  30. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 83
  31. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 88
  32. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 91
  33. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 93
  34. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.1-2
  35. Ay'ın tutulma düzlemini kestiği çap karşıtı iki noktaya "iki düğüm(ukdeteyn)" denmektedir.
  36. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.6-7
  37. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.8
  38. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s. 24
  39. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.29
  40. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.33
  41. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.33
  42. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.34
  43. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.34
  44. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.34-35
  45. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.35
  46. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.35-36
  47. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.36
  48. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.42
  49. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.47
  50. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.50
  51. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.53
  52. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.58
  53. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.59
  54. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.59
  55. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.61
  56. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.64
  57. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.70
  58. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.73
  59. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.73
  60. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.76
  61. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.78
  62. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.78
  63. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.78
  64. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.79
  65. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.80
  66. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.81
  67. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.82
  68. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.83
  69. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.87
  70. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.90
  71. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.103
  72. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.104
  73. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.107
  74. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.107
  75. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.110
  76. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.113
  77. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.123
  78. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.134
  79. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.135
  80. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.139
  81. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.146
  82. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.146
  83. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.147-8
  84. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.151
  85. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.157
  86. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.159
  87. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.170
  88. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.170
  89. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.171
  90. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.172
  91. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.178
  92. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.179
  93. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.181
  94. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.181
  95. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.185
  96. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.189
  97. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.198
  98. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.198
  99. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.206
  100. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.218
  101. Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.221