Bilim

DrOS'un not defteri sitesinden
(İlim sayfasından yönlendirildi)
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Göndermeler[düzenle]

Mesnevi'den[1][düzenle]

Gönüllerini parlatanlar, renk ve kokudan kurtuldu; her an durmaksızın güzellik görürler.

Bilimin şeklini ve kabuğunu bıraktılar, görerek kesin inanma sancağını yükseltmişlerdir.

Fikir gitti, aydınlık buldular; tanıklığın kaynağını ve denizini buldular.[2]

Ruh ilimle ve akılla dosttur. Ruhun Arapça ve Türkçe ile ne işi vardır?[3]

Soysuz kişiye ilim ve fen öğretmek, yol kesicinin eline kılıç vermektir.

Sarhoş bir zencinin eline kılıç vermek, ilmin, insan olmayanın eline geçmesinden daha iyidir.

İlim, mal, unvan, makam ve başarı, soysuzların elinde fitnedir.

Bundan dolayı delinin elinden kılıç almak için müminlere savaş farz oldu.

Canı delidir, bedeni de kılıç; o çirkin huyludan kılıcı al.

Makamın, cahillere çirkinlik adına yaptığını yüz aslan hiç yapabilir mi?

Ayıbı gizlidir; alet/fırsat bulunca, yılanı delikten ovaya koşar.

Cahil, acı buyruk padişahı olunca bütün ova yılan ve akreple dolar.

Mal ve makam elde eden, insan olmayan kişi kendisinin rezilliğini istemiş olur.

Ya cimrilik eder, bağış vermez; ya da cömertlik eder, yersiz yere bağış yapar.

Şahı, piyadenin yerine kor; ahmağın verdiği bağış böyledir.

Yetki bir sapığın eline geçinde makam sanır, kuyuya düşer.

Yol bilmez, kılavuzluk eder; onun çirkin canı dünyayı yakar.

Yokluk yolunun çocuğu pîrlik/önderlik yaparsa, takipçilerini talihsizlik gulyabanısı yakalar;

"Gel, sana ay göstereyim," der; -ama- o temiz olmayan, asla ay görmemiştir.

Ey ham cahil! Nasıl gösterirsin? Ömründe ayın aksini suda dahi görmedin ki!

Ahmaklar başkan oldular, akıllılar da korkudan başlarını kilimin altına soktular.[4]

Altın işlemeli elbiseler dokumak; denizin dibinden inciler elde etmek;

Hendese ilminin incelikleri veya yıldız, tıp ve felsefe ilmi;

Yine bu dünyayla ilgilidir; yedinci göğe yolları yoktur.[5]

Demirci ocak başında değersiz elbise giyse, halkın önünde ihtişamı azalmaz.

İlim öğrenmenin yolu sözdür; meslek öğrenmenin yolu iştir.

Fakr/yoksulluk istersen, sohbetle gerçekleşir; ne dilin işe yarar, ne elin.

Onun bilgisini, can candan alır; ne defter yoluyla alır, ne de dille.[6]

Kişinin ilmine aldanma sen, sözüne bağlılığını ara. İlim kabuk gibidir, sözünde durmaksa .[7]

Hallac-ı Mansur'dan[düzenle]

“Başka delîl yok, yoktur başka delîl! Dikkat et ey alîl! Ve feylosof hikmetleri, Onun hikmeti yanında, kum tümseği gibi zelîl.”[8]

İmam-ı Gazali'den[düzenle]

İlm-i yakın öyle bir bilgidir ki, onunla bilinen şeyler aslâ şek ve şüpheye mahal kalmıyacak şekilde açıkça anlaşılır. Böyle olan ilim, vehim ve yanılmaktan tamamen uzaktır. Kalben de bunun yanıldığına imkân ve ihtimal verilemez.Bilâkis bu ilm-i yakın hata ve zühulden o derece emin ve salim olmalıdır ki, bir insan çıkıp da bu ilmin batıl olduğu iddiasında bulunsa ve bunu isbat için de bir taşı altın'a, baston'u ejderha'ya çevirse bu keyfiyet o bilgi sahibini asla şek ve şüpheye sevketmez. Çünkü ben (on) sayısının (üç)den daha çok olduğunu bildiğim halde bana birisi, «hayır üç, on'dan daha büyüktür» dese ve delil olmak üzere «ben şu gördüğünüz değneği ejderha'ya çevireceğim» dese ve dediğini yapsa, be de bunu gözümle görsem, bu benim bilgimde hiçbir şek, şüphe meydana getirmez. Yalnız bu adam bunu nasıl yaptı diye hayrette kalırım.İlm-i yakın derecesinde bilmediğim malûmat, itimada şayan bir bilgi değildir. Kendisinde şek ve şüphe bulunan bir ilim İlm-i yakîn olamaz.[9]
Asıl yardılışın hakikatı ile anne ve babayı, üstadtaklid etmekle meydana gelen arızî akıdelerin hakikatini araştırmayı arzu ettim. Evvelleri telkinattan ibaret olan bu taklitleri birbirinden ayırmak hususunda kalbimde bir arzu belirdi. Halbuki bunlarda hakkı batıldan tefrik ve temyiz etmek hususunda birçok ihtilâflar vardır. (Bunun içinden nasıl çıkılır diye) kendi kendime düşündüm ve dedim ki, benim yegâne arzum, işlerin hakikatini bilmektir. Binaenaleyh ilmin hakikatini aramak behemhal lâzımdır.[10]
Gerçekten anladım ki bir ilme hakkı ile vâkıf olmıyan bir kimse, o ilimdeki bozukluğu anlayamaz.[11]
Riyaziye: hesap, hendese ve heyet ilimlerinden ibarettir. Bu ilimlerin müsbet veya menfi yönde dini işlere hiçbir suretle taallûku yoktur. Bunlar akli delillerle ispat olunan şeylerdir.[12]
Bu ilimlerle[13]uğraşan kimse, onlar da gördüğü inceliklere, kuvvetli delillere hayran kalır. Bu itibarla felsefe hakkında hüsn-i zan besler. Ve zanneder ki bütün ilimler vazıh olmakta ve kuvvetli delillere dayanmakta bu ilim gibidir.[14]
Sırf taklitle yoldan çıkan bu adama: «Bir ilimde mahareti olan kimsenin, diğer ilimlerde de mahir olması lâzım gelmez. ... Her ilmin erbabı vardır. Kendi sahalarında ilerlemişler, başkalarını geçmişlerdir. Bazen bunlar başka ilimlerde cahil ve ahmak mevkiine düşerler. Eskilerin riyaziyat hakkındaki sözleri bir delile dayanır. İlâhiyata ait sözleri ise tahmindir. Bunu ancak tecrübe eden ve bu ilimle meşgul olan bilir» dense kulağına girmez, kabul etmez. Nefsinin galebesi, tembellik arzuları, kendini akıllı göstermekten hoşlanması gibi haller onu bütün ilimlerde felsefecilere iyi gözle bakmakta ısrar etmeğe sevkeder.[15]
Bu âfet, islâm dininde samimi fakat cahil olan kimselerden doğmuştur. Bunlar İslâm dinine yardımın felsefeye ait bütün ilimleri inkâr etmekle mümkün olacağını zannettiler. Ve onların bu husustaki ilimlerini reddedip cahil olduklarını iddia ettiler.Hattâ güneşin, ayın tutulması hakkındaki sözlerini kabul etmediler. Bu gibi iddiaların şeriata muhalif olduğunu söylediler. Cahillerin bu inkârları, güneşin, ayın tutulması keyfiyetini, kati bir delille bilen bir kimsenin kulağına geçtiği zaman kendi delilinde şek ve şüpheye düşmez. Ancak İslâmın cehl üzere kurulduğu zannına kapılır. Bu suretlefelsefeye karşı sevgisi, İslâma karşı buğzu artar. Bu ilimleri kabul etmemekle İslâma yardım edeceklerini zannedenler, dine karşı büyük bir cinayet işlemişlerdir. Halbuki ne şeriat bu ilimleri gerek müsbet gerek menfi olarak reddetmiş, ne de bu ilimler din işlerine karşı taarruz halinde bulunmuşlardır.[16]
Felsefe ilminden sayılan mantığın ne müsbet, ne de menfi cihetten din ile ilgisi yoktur. O, delillerin, kıyasların, bürhanın mukaddimelerinin şartlarını, bunların terkip keyfiyetlerini, (hadd-i sahih) denilen ta´riflerin şartlarını ve onun nasıl tertip edileceğini, ilmin ya tasavvur veya tasdikten ibaret olduğunu, tâsavvuru bilmenin yolu «hadd-i tam» olduğunu; tasdiki bilmenin çâresi ise bürhan olduğunu inceler. Bunda inkâr edilmesi gereken bir cihet yoktur.[17]
Tıp ilmini inkâr etmek dinin şartlarından olmadığı gibi, bir tabiat ilmini de inkâr, dinin şartlarından değildir. Ancak muayyen ve ma´lûm bir kısım meseleler müstesnadır ki biz onları (Tehafüt-ül felâsife) adındaki kitabımızda zikrettik.[18]
Tasavvuf yolunun öğrenmekle ve iştirakle elde edilmesi mümkün olan cihetlerini tahsil ettim. Anladım ki sofiyenin büyüklerinin ulaşmak istedikleri mertebe öğrenmekle değil, tatmakla, halle (yaşamakla) vesıfatları[19] değiştirmekle elde edilir. Sıhhatin ve tokluğun ta´riflerini, sebep ve şartlarını bilmkle sağlam olmak, tok olmak arasında ne kadar büyük fark vardır. Bunun gibi sarhoşluğu: «Mideden yükselen buharın fikir madenlerini (dimağı) kaplamasından ileri gelen bir haldir.» Şeklindeki ta´rifile sarhoş olmak arasında da büyük fark vardır. Aslında bir sarhoş, sarhoşluğu ta´rif edemez, sarhoşluk hakkında hiçbir bilgisi yoktur, fakat sarhoş olur. İçki içmeyen bir kimse ise, sarhoşluğu ta´rif eder, sarhoşluk hakkındaki bütün bilgilere sahiptir; halbuki kendisinde sarhoşluk yoktur. Hasta olan bir tabib de hastalığı esnasında sıhhatın ta´rifini, sebeplerini, ilâçlarını bilir. Halbuki sıhhatini kaybetmiştir. Yine bunun gibi zuhdün (ahîret için dünyadan yüz çevirmenin) hakikatini, sebeplerini, şartlarını bilmekle zahid hayatı yaşamak, nefsi dünyadan vazgeçirmek arasında da fark vardır. Kat´i olarak anladım ki sofiye sözlere değil, iyi hallere sahiptir. İlim yoluyla elde edilmesi mümkün olanı tahsil ettim. Yalnız işitmek ve öğrenmekle tahsil mümkün olmayıp tatmak ve hak yoluna girmekle bilinecek olan husular kalmıştı.[20]
Yaptığım işleri gözümün önüne getirdim. Onların en güzeli tedris ve ta´lim idi. Burada da ehemmiyetsiz, ahiret yoluna faidesi olmıyan bir takım ilimlerle meşgul olduğumu anladım. Sonra tedris hakkındaki niyetimi yokladım. Onun da Allah rızası için olmadığını; mevki sahibi olmak, şan ve şeref kazanmak peşinde oluğuna kanaat getirdim.[21]
Şüphe götürmiyecek şekilde anladım ki, sofiye (mutasavvıflar) hakikaten Allah yolunu bulan kimselerdir. Onların gidişleri, gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlâkların en temizidir. Dünyadaki bütün akıllı insanların aklı, hakimlerin hikmetleri, şeriatın sırlarına vakıf olan ulemanın ilmi, daha faydalı bir şeyle tebdil etmek üzere bir araya gelseler buna imkân bulamazlar. Onların iç ve dış yaşayışlarındaki bütün harekât ve sekenât ehp nübüvvet kandilinin nurundan alınmıştır. Yer yüzünde nübüvvet nurundan başka kendisiyle ziyalanacak bir ışık yoktur.[22]
Biliyorum ki ben görünüşte ilim neşrine dönmüş olsam da hakikî mânada dönmüş değilim. Çünkü dönmek eski hale gelmek demektir. Ben o zamanlar insana rütbe ve mevki kazandıran ilmi yayıyordum. Sözümle, amelimle ona dâvet ediyordum. Maksadım, niyetim hep mevki ve şeref kazanmaktı. Şimdi ise mevkii, rütbeyi terk ettiren ve bunlardan uzaklaşmayı öğreten ilme dâvet ediyorum.[23]

Notlar[düzenle]

  1. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008.
  2. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 3491-3493)
  3. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap, 56)
  4. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1435-1451)
  5. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1514-1516)
  6. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 1060-1063)
  7. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 1170)
  8. Hüseyin b. Mansur, Kitâb'üt-Tavâsin, Yaşar Nuri Öztürk(1976) içinde, s.75
  9. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 10
  10. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 14
  11. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 21
  12. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 34
  13. Riyaziye ile, yani hesap, hendese ve heyet ilimleriyle. [DrOS]
  14. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 35
  15. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 35
  16. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 36
  17. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 37
  18. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 39
  19. Nefsi terbiye ederek kötü sıfatdan iyiye değiştirmek
  20. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 64-65
  21. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 66
  22. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 70-71
  23. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 91