Güven

DrOS'un not defteri sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Göndermeler[düzenle]

Mevlânâ'dan[düzenle]

Toprağa ve balçığa bilgi ışığı vurdu; böylece toprak tohum kabul eder oldu.

Toprak güvenilirdir. Ona ne ekersen hıyanet olmaksızın aynı cinsi alırsın.[1]

“Korkmayın” korkanlara azıktır; bu korkan için uygundur.

Korkan kişiye güven verilir, korkan gönül sakinleştirilir.

Korkusu olmayana nasıl “Korkma” dersin? Niçin ders veriyorsun? O, derse muhtaş değil.

O yerinden çıkmış gönlü mutlu etti. Yıkılmış zihninin imar etti.[2]

Aslan bu düşünceyle gülüşü açığa vuruyordu: Aslanın gülümsemelerine güvenme.

Dünya malı Hakk'ın gülümsemeleridir; bizi serhoş, gururlu ve perişan eder.[3]

İnsanların çoğu insan yer. Onların selâmun aleyk'inde güven arama.[4]

Dikkat et! Kötü dostun işvelerini yutma. Tuzağı gör, yeryüzünde güvenli gitme sen.[5]

Hırsız gizlice evime gelerek bana der ki: “Bekçilik yapıyorum.”[6]

Ey dostlar! Gönül, güven yurdudur. orada pınarlar, gül bahçesi içinde gül bahçesi vardır.

Ey yürüyen! Kalbine yönel ve yürü; orada ağaçlar ve akan pınarlar vardır.

Köye gitme; köy adamı ahmak yapar; aklı nursuz ve cansız yapar.

Ey seçkin kişi! Peygamberin sözünü dinle: “Köyde yerleşmek, aklın mezarıdır.”

Kim bir gün ve gece köyde kalsa, bir aya kadar aklı tamam olmaz.

Bir aya kadar ahmaklık onunla birliktedir. Köy otundan bunlardan başka ne biçilir.

Köyde bir ay kalan kişide bir zaman cahillik ve körlük olur.

Köy nedir? Ermemiş, taklide ve delile tutunmuş şeyh.

Bu duygular, küllî akıl şehri önünde değirmende gözü bağlı eşekler gibidir.[7]

Tahta oturduklarında padişahların elleri kılıçlı dehşetli adamları bulunur.

Sopa, mızrak ve kılıçları vardır; heybetlerinden aslanlar titrer.

Çavuşların seslerinden ve sopaların korkusundan canlar gevşer.

Bu sesler, geçmekte olan özel ve halktan kişileri padişahtan haberdar etmek içindir.

Bu haşmet, halkın, başlarına kibir külahı koymamaları içindir.

Böylece onların ben ve bizleri kırılır; bencil nefis, fitne ve kötülük yapmaz.

Şehir, padişahın ceza olarak darbesi ve yakalaması olduğu için güvendedir.[8]

Damarım hareket ettikçe kaçacağım. Kişinin kendinden kaçması kolay olur mu hiç?

Başkasından kaçan kişi, ondan uzaklaşınca huzur bulur.

Düşmanı da ben olan benim işim, kaçışta kıyamete dek düşü kalkmaktır.

Kendi gölgesi düşmanı olan kişi, ne Hind'de ne de Huten'de güven içindedir.[9]

İmam-ı Gazali'den[düzenle]

İçim diyordu ki: «Mahsusata nasıl itimad olunabilir? Bunların en kuvvetlisi ve kendine en çok itimad edileni göz hassesidir. Hakiki göz gölgeye baktığı zaman onun durduğunu ve hareket etmediğini zanneder. Bir müddet sonra tecrübe ve müşehede ile durduğunu zannettiği gögenin hareket halinde olduğunu anlar. Ancak bu hareket birdenbire değil, tedricen meydana gelir ve hiç bir zaman aynı yerde kalmaz. Yine göz yıldıza bakıtığı zaman, onu bir altın lira kadar küçük görür. Halbuki matematik ilmi, göze bir altın lira kadar görünen yıldızların her birinin dünyamızdan daha büyük olduğunu isbat etmiştir. Mahsusat da buna benzer. Birçok hallerde his hâkimi hükmediyor, fakat akıl hâkimi his hâkiminin hükmünü müdafaası mümkün olmıyacak şekilde yalanlıyor.»[10]
Nefsim sıhhat ve itidal haline avdet etti. Akli zaruretler emniyet ve yakîn üzere makbul ve itimada şayan olarak rücu´ etti. Bu seziş ve bu safsatadan kurtuluş bir delil veya bir istidlâl tertibi ile değil, ancak Allah'ın kalbime ilka´ ettiği bir nur ile olmuştur. Bu nur birçok bilgi kapılarının anahtarıdır. Her kim bir şeyinhakikatini keşf ve anlamının sırf delillere mütevakkıf olduğunu zannederse muhakkak ki, Allahın geniş ve sonsuz rahmetini daraltmış olur.[11]
İşte bu, aklı zayıf olanların âdetidir. Hakk´ı adam ile tanırlar da adamı hak ile tanımazlar. Akıl sahibi olan kimse bu husuta akıllıların ulusu Hz. Ali (R. A.) e uyar. O şöyle buyurmuştur: «Hakkı adamla bilemezsin. Önce hakk´ı tanı, sonra dolayısiyle ehlini tanırsın» Şu haldeakıllı kimse hakkı tanır. Sonra işittiği söze bakar. O söz hak ise kabul eder, Söyleyen ister bozuk fikirli olsun, ister doğru fikirli hattâ çok defa sapık fikirlilerin sözlerinden hakikatı aramaya uğraşır. Bilir ki, altın madeninin çıktığı yer topraktır. Bir sarrafın kendi anlayışına itimadı oldukça kalpazanın kesesine elini sokup halis altını kalpından ayırarak çıkarmasında bir zarar düşünülemez. Kalpazanla muamelede ancak köylü zarar görür, sanatının ehli olan sarraf değil. Yılana dokunmaktan çocuk men edilir, dualı ve efsulu ya´ni yılan tutmakta mahareti olan menedilmez. Hayatıma yemin ederim ki insanların çoğu hakk´ı batıldan doğruyu eğriden ayırmak hususunda kendilerinin mahir ve hâzık olduklarını zannederler. Bu itibarla mümkün olduğu kadar hepsini sapıkların kitaplarını mütalâa etmekten menetmek, kapıyı kapamak vacip olmuştur.[12]

Notlar[düzenle]

  1. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 509-510)
  2. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 1430-1433)
  3. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 3038-3039)
  4. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008.(2. kitap, 249)
  5. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap, 254)
  6. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008.(2. kitap, 2601)
  7. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 515-523)
  8. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 3771-3778)
  9. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 668-671)
  10. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 17
  11. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 20
  12. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 43-44