"Gönül" sayfasının sürümleri arasındaki fark

DrOS'un not defteri sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
k
k
 
(Aynı kullanıcının aradaki diğer 38 değişikliği gösterilmiyor)
1. satır: 1. satır:
 
==Göndermeler==
 
==Göndermeler==
=== Mesnevi'den<ref>Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008.</ref> ===
+
=== Mevlânâ'dan ===
 +
{{:Mesnevi 000113}}
  
[1/175] Gönlün, [[sır]]rını mezarı olursa [[murat|murad]]ın daha kolay gerçekleşir.
+
{{:Mesnevi 000158}}
  
[1/176] Peygamber, “[[Sır]]rını [[saklanmak|gizleyen]] [[murat|murad]]ıyla çabuk buluşur,” dedi.
+
{{:Mesnevi 000104}}
  
[1/177] Tohum toprak içinde [[saklanmak|gizlenince]], [[saklanmak|gizlenmesi]] bahçenin yeşillenmesine sebep olur.
+
{{:Mesnevi 000152}}
  
[1/178] [[Altın]] ve [[gümüş]] gizli olmasalardı, [[maden]]de nasıl oluşurlardı.
+
{{:Mesnevi 000150}}
----
 
[1/1208] Öyleyse yakınlık [[dil]]i bizatihi başkadır. Gönüldaşlık, [[dil]]daşlıktan daha [[iyi]]dir.
 
  
[1/1209] Gönülden konuşmasız, imasız ve kayıtsız yüz binlerce tercüman yükselir.
+
{{:Mesnevi 000107}}
----
 
[1/1131] Hak gönül [[hoşluk|hoşluğ]]unun, [[zıt|zıd]]dıyla ortaya çıkması için [[eziyet]] ve [[keder]]i yarattı.
 
----
 
[1/2265] Sen, aşağılıkla senden olanı alan birinin müridi ve misafirisin.
 
  
[1/2266] [[üstünlük|Üstün]] değildir, seni nasıl [[üstünlük|üstün]] yapacak? Işık vermiyor, seni karartacak.
+
{{:Mesnevi 000159}}
  
[1/2267] Kendisinin ışığı olmayınca, yakınlıkta başkaları ondan nasıl ışık bulacak.
+
{{:Mesnevi 000055}}
  
[1/2268] Göze ilaç yapan kör gibi. Gözlere ne çeker? Ancak yeşim taşı.
+
{{:Mesnevi 000129}}
  
[1/2269] Bizim durumumuz [[yoksulluk|fakirlik]]te ve [[eziyet]]e budur. Hiçbir misfir bize aldanmasın.
+
{{:Mesnevi 000137}}
  
[1/2270] On yıllık kıtlığı şekil olarak görmedinse, gözlerini aç ve bize bak.
+
{{:Mesnevi 000131}}
  
[1/2271] Bizim dışımız iddiacının içi gibi; gönlünde karanlık, dilindeyse parlaklık.
+
{{:Mesnevi 000160}}
  
[1/2272] Allah'tan ne bir kokusu, ne iz var; iddiası Şit'ten ve Âdem'den fazla.
+
{{:Mesnevi 000167}}
  
[1/2273] Şeytan dahi kendi suretini ona göstermemiş; o, ise “Biz abdâldan daha [[üstünlük|üstün]]üz” der.
+
{{:Mesnevi 000017}}
  
[1/2274] Kendisinin bizzat bir adam olduğu sanılsın diye dervişlerin sözünü çokça çalmıştır.
+
{{:Mesnevi 000139}}
  
[1/2275] Sözde Bâyezîd'i küçümser; onun içinden ise Yezid utanır.
+
{{:Mesnevi 000161}}
  
[1/2276] Gökyüzünün ekmek ve sofrasından azıksızdır; Hak onun önüne bir kemik atmadı.
+
{{:Mesnevi 000078}}
  
[1/2277] O ise seslenmiş: “Sofra kurdum, Hakk'ın vekiliyim, halife oğluyum.
+
{{:Mesnevi 000119}}
  
[1/2278] Haydi çok mihnetli saf gönüllüler, cömertlik soframdan doyuncaya dek hiç yiyin.”
+
{{:Mesnevi 000003}}
  
[1/2279] İnsanlar yıllarca [[yarın]] [[vaad]]iyle o kapının etrafında dolaşmış, [[yarın]] gelmez.
+
{{:Mesnevi 000038}}
  
[1/2280] İnsanın [[sır]]rının az çok açığa çıkması için uzun zaman gerekir:
+
{{:Mesnevi 000044}}
  
[1/2281] Beden duvarının altında hazine mi vardır yoksa yılan, karınca ve ejderha mı?
+
{{:Mesnevi 000212}}
 
 
[1/2282] Bir şey olmadığı anlaşılınca [[istek]]linin [[ömür|ömr]]ü gitmiş olur, anlamak ne [[fayda]]?
 
----
 
[1/3080] İster iki ayaklı, ister dört ayaklı olsun, bir tane kesen iki ağızlı makas gibi yol alır.
 
 
 
[1/3081] O iki ortak çamaşırcıya bak, görünüşte onunla bunun [[ihtilaf]]ı vardır.
 
 
 
[1/3082] Biri çamaşırı suya sokar, diğer ortak onu kurular.
 
 
 
[1/3083] O, kuru çamaşırı tekrar ıslatır. Sanki [[kavga]]yla tersini yapmaktadır.
 
 
 
[1/3084] Fakat [[kavga]] [[görüntü]]sündeki bu iki [[zıt]], [[hoşnut]]luk içinde bir gönül ve bir [[iş]]tir.
 
----
 
[1/3277] [[Felsefe]]ci [[fikir]] ve [[zan]]nında [[inkâr]]cı olur; gitsin, başını o duvara vursun.
 
 
 
[1/3278] Suyun, toprağın ve çamurun konuşması, gönül ehlinin duyularınca hissedilir.
 
 
 
[1/3279] Hannâne direğinin inlemesini [[inkâr]] eden [[felsefe]]ci, [[veli]]lerin hislerine yabancıdır.
 
 
 
[1/3280] O der ki: “[[Halk]]ın sevda ışığı, [[halk]]ın görüşüne çok hayaller getirdi.”
 
 
 
[1/3281] Daha öte, o [[fesat]] ve [[küfür|küfr]]ün yansıması, bu inkârcı [[düşünce]]yi ona yükledi.
 
 
 
[1/3282] [[Felsefe]]ci [[şeytan]]ı inkâr eder, aynı anda [[şeytan]]ın oyuncağı olur.
 
 
 
[1/3283] [[Şeytan]]ı görmedinse, kendini gör. Delilik olmadan alında morluk bulunmaz.
 
 
 
[1/3284] Gönlünde [[şüphe]] ve şaşkınlık bulunan, [[dünya]]da gizli [[felsefe]]cidir.
 
 
 
[1/3285] İnanır görünür, fakat zaman zaman o [[felsefe]] damarı yüzünü karartır.
 
----
 
[1/3491] Gönüllerini parlatanlar, renk ve kokudan kurtuldu; her an durmaksızın [[güzellik]] görürler.
 
 
 
[1/3492] [[Bilim]]in şeklini ve kabuğunu bıraktılar, görerek kesin inanma sancağını yükseltmişlerdir.
 
 
 
[1/3493] [[Fikir]] gitti, aydınlık buldular; tanıklığın kaynağını ve denizini buldular.
 
----
 
[2/174] Beyin ve gönül olmadan [[düşünce]]yle doluydular; ordusuz ve [[savaş]]sız zafere erdiler.
 
 
 
[2/174] O apaçık [[görüş|görme]], onlara göre [[düşünce]]dir; yoksa uzak olanlara göre [[görüş|görmek]]tir.
 
 
 
[2/174] [[Düşünce]], [[geçmiş]] ve [[gelecek]]ten olur. Bu ikisinden [[kurtuluş|kurtul]]unca güçlük çözülür.
 
 
 
[2/174] Her [[nitelik]]liyi niteliksizken görmüşlerdir. Madenden önce [[gerçek|gerçeğ]]i ve [[sahte]]yi görmüşlerdir.
 
  
 +
{{:Mesnevi 000222}}
 
==Notlar ==
 
==Notlar ==
 
<references/>
 
<references/>
 +
[[Category:Mevlânâ]]

05.47, 20 Eylül 2011 itibarı ile sayfanın şu anki hâli

Göndermeler[düzenle]

Mevlânâ'dan[düzenle]

Gönlün, sırrının mezarı olursa muradın daha kolay gerçekleşir.

Peygamber, “Sırrını gizleyen muradıyla çabuk buluşur,” dedi.

Tohum toprak içinde gizlenince, gizlenmesi bahçenin yeşillenmesine sebep olur.

Altın ve gümüş gizli olmasalardı, madende nasıl oluşurlardı.[1]

Süleyman'ın çadırı kurulduğunda bütün kuşlar huzuruna geldiler.

Dildaş ve sırdaşlarını buldular, ona bir bir candan koştular.

Bütün kuşlar, cik ciki bırakıp Süleyman'la senin kardeşinden daha güzel konuşur oldular.

Aynı dili kullanmak, akrabalık ve bağlılıktır. İnsan yakın olmayanlarla bir arada tutsak gibidir.

Nice aynı dili konuşan Hindu ve Türk vardır, nice yabancılar gibi iki Türk vardır.

Öyleyse yakınlık dili bizatihi başkadır. Gönüldaşlık, dildaşlıktan daha iyidir.

Gönülden konuşmasız, imasız ve kayıtsız yüz binlerce tercüman yükselir.[2]

Gece ışık yoktu ve renkleri görmedin. O halde ışığın zıddıyla sana belli oldu:

Işığı görünce, rengi görülür. Ve bunu ışığın zıddıyla hemen bilirsin.

Hak gönül hoşluğunun, zıddıyla ortaya çıkması için eziyet ve kederi yarattı.

Öyleyse gizli olan şeyler zıddıyla anlaşılır. Hak, zıddı olmadığı için gizlidir.

Çünkü bakış ışığa doğrudur, sonra renge. Zıt zıddıyla belli olur, Rum ve Zenci gibi.[3]

“Korkmayın” korkanlara azıktır; bu korkan için uygundur.

Korkan kişiye güven verilir, korkan gönül sakinleştirilir.

Korkusu olmayana nasıl “Korkma” dersin? Niçin ders veriyorsun? O, derse muhtaş değil.

O yerinden çıkmış gönlü mutlu etti. Yıkılmış zihninin imar etti.[4]

Sen, aşağılıkla senden olanı alan birinin müridi ve misafirisin.

Üstün değildir, seni nasıl üstün yapacak? Işık vermiyor, seni karartacak.

Kendisinin ışığı olmayınca, yakınlıkta başkaları ondan nasıl ışık bulacak.

Göze ilaç yapan kör gibi. Gözlere ne çeker? Ancak yeşim taşı.

Bizim durumumuz fakirlikte ve eziyete budur. Hiçbir misafir bize aldanmasın.

On yıllık kıtlığı şekil olarak görmedinse, gözlerini aç ve bize bak.

Bizim dışımız iddiacının içi gibi; gönlünde karanlık, dilindeyse parlaklık.

Allah'tan ne bir kokusu, ne iz var; iddiası Şit'ten ve Âdem'den fazla.

Şeytan dahi kendi suretini ona göstermemiş; o, ise “Biz abdâldan daha üstünüz” der.

Kendisinin bizzat bir adam olduğu sanılsın diye dervişlerin sözünü çokça çalmıştır.

Sözde Bâyezîd'i küçümser; onun içinden ise Yezid utanır.

Gökyüzünün ekmek ve sofrasından azıksızdır; Hakk onun önüne bir kemik atmadı.

O ise seslenmiş: “Sofra kurdum, Hakk'ın vekiliyim, halife oğluyum.

Haydi çok mihnetli saf gönüllüler, cömertlik soframdan doyuncaya dek hiç yiyin.”

İnsanlar yıllarca yarın vaadiyle o kapının etrafında dolaşmış, yarın gelmez.

İnsanın sırrının az çok açığa çıkması için uzun zaman gerekir:

Beden duvarının altında hazine mi vardır yoksa yılan, karınca ve ejderha mı?

Bir şey olmadığı anlaşılınca isteklinin ömrü gitmiş olur, anlamak ne fayda?[5]

Peygamber dedi: “Kadın akıllılara ve gönül sahiplerine tam galip gelir.

Cahillerse kadına üstün olur, çünkü onlar sert ve serkeş davranır.”[6]

İster iki ayaklı, ister dört ayaklı olsun, bir tane kesen iki ağızlı makas gibi yol alır.

O iki ortak çamaşırcıya bak, görünüşte onunla bunun ihtilafı vardır.

Biri çamaşırı suya sokar, diğer ortak onu kurular.

O, kuru çamaşırı tekrar ıslatır. Sanki kavgayla tersini yapmaktadır.

Fakat kavga görüntüsündeki bu iki zıt, hoşnutluk içinde bir gönül ve bir iştir.[7]

Felsefeci fikir ve zannında inkârcı olur; gitsin, başını o duvara vursun.

Suyun, toprağın ve çamurun konuşması, gönül ehlinin duyularınca hissedilir.

Hannâne direğinin inlemesini inkâr eden felsefeci, velilerin hislerine yabancıdır.

O der ki: “Halkın sevda ışığı, halkın görüşüne çok hayaller getirdi.”

Daha öte, o fesat ve küfrün yansıması, bu inkârcı düşünceyi ona yükledi.

Felsefeci şeytanı inkâr eder, aynı anda şeytanın oyuncağı olur.

Şeytanı görmedinse, kendini gör. Delilik olmadan alında morluk bulunmaz.

Gönlünde şüphe ve şaşkınlık bulunan, dünyada gizli felsefecidir.

İnanır görünür, fakat zaman zaman o felsefe damarı yüzünü karartır.[8]

Gönüllerini parlatanlar, renk ve kokudan kurtuldu; her an durmaksızın güzellik görürler.

Bilimin şeklini ve kabuğunu bıraktılar, görerek kesin inanma sancağını yükseltmişlerdir.

Fikir gitti, aydınlık buldular; tanıklığın kaynağını ve denizini buldular.[9]

Beyin ve gönül olmadan düşünceyle doluydular; ordusuz ve savaşsız zafere erdiler.

O apaçık görme, onlara göre düşüncedir; yoksa uzak olanlara göre görmektir.

Düşünce, geçmiş ve gelecekten olur. Bu ikisinden kurtulunca güçlük çözülür.

Her nitelikliyi niteliksizken görmüşlerdir. Madenden önce gerçeği ve sahteyi görmüşlerdir.[10]

Geçim endişesini gönlüne koyma; sen dergâhta bulun, hayat/rızk azalmaz.

Bu beden, canın otağıdır veya Nuh'un gemisi gibidir.

Türk varsa bir otağ bulur, özellikle de dergâhın azizi olursa.[11]

“İşte doğru; gönülden kabul ettim” dedi. Eğri, eğrilerin yanında doğru görünür.[12]

Bir adam dört kişiye bir dirhem verdi. Biri, “Bunu engûra vereyim” dedi.

Diğer biri Araptı “Hayır, ben ineb istiyorum, Ey düzenci!” dedi.

Biri Türk'tü ve “Bu, benim; ben ineb istemiyorum, üzüm istiyorum” dedi

Bir Rum, “Bu konuşmayı bırakın. İstâfil istiyoruz” dedi.

O kişiler çekişerek savaşa girişti; çünkü adların sırrından habersizdiler.

Aptallıkla birbirlerini yumrukladılar; cahillikle dolu ve bilgiden boştular.

Bir sır sahibi, yüz dilli bir aziz kişi bulunsaydı onları barıştırırdı.

Sonra o derdi: “Ben, bu bir dirhemle hepinizin arzusunu veriyorum.

Gönlünüzü hilesiz olarak teslim ederseniz, bu dirheminiz birkaç yapar.

Bir dirheminiz, dört olur; istek, tamamdır. Dört düşman birleşerek bir olur.

Her birinizin dediği, savaş ve ayrılık doğurur; benim sözüm, sizi birleştirir.

Öyleyse siz susun. Susunuz da, konuşmada sizin diliniz ben olayım.”

Sözünüz bir biçimde görünse de, tesir olarak kavga ve öfke kaynağıdır.[13]

Ey dostlar! Gönül, güven yurdudur. orada pınarlar, gül bahçesi içinde gül bahçesi vardır.

Ey yürüyen! Kalbine yönel ve yürü; orada ağaçlar ve akan pınarlar vardır.

Köye gitme; köy adamı ahmak yapar; aklı nursuz ve cansız yapar.

Ey seçkin kişi! Peygamberin sözünü dinle: “Köyde yerleşmek, aklın mezarıdır.”

Kim bir gün ve gece köyde kalsa, bir aya kadar aklı tamam olmaz.

Bir aya kadar ahmaklık onunla birliktedir. Köy otundan bunlardan başka ne biçilir.

Köyde bir ay kalan kişide bir zaman cahillik ve körlük olur.

Köy nedir? Ermemiş, taklide ve delile tutunmuş şeyh.

Bu duygular, küllî akıl şehri önünde değirmende gözü bağlı eşekler gibidir.[14]

Her biri kendi aslına bağlıdır; ihtiyatlı ol, birbirine benzerler.

Nitekim vesvese ve Elest vahyi; her ikisi akılla anlaşılır, fakat fark vardır.

Her ikisi gönül çarşısının tellallarıdır, mallarını överler. Ey bey!

Sen gönül sarrafıysan düşünceyi tanı. İki düşüncenin sırrını, esirci gibi ayırt et.

Bu iki düşünceyi şüpheden bilmiyorsan, “Aldatmaca yok” de; koşma ve koşturma.[15]

Kâfir korkaktır, çünkü o dünyanın hâlinden zanla şüphe içinde yaşar.

Yolda gider, menzili bilmez; gönlü kör kişi korkarak adım atar.

Yolcu yolu bilmezse nasıl gider? Tereddütlerle ve kanlı gönülle gider.

Biri, “Hey! Bu taraf yol değildir” dese o, korkuyla orada durup kalır.

Uyanık gönlü yol bilse her hay huy kulağına hiç girer mi?[16]

O, o caminin temelini koyduğunda cin ve insanlar gelip işe girişti,

Kulların ibadet yolunda oldukları gibi bir bölüğü aşkla ve bir bölüğü de isteksiz.

Halk cinlerdir, şehvet de zincir; şehvet onları dükkâna ve ota çekip götürür.

Bu zincir korku ve şaşkınlıktandır. Sen, bu halkı zincirsiz görme.

Onları kazanca ve ava çekip götürür; onları madene ve denizlere götürür.

Onları iyi ve kötü yöne götürür. Hak dedi: "Boynunda hurma lifinden bir ip var."[17]

Boyunlarına ip bağladık; ahlâklarından ip yaptık.

Amel defteri boynuna asılı olmayan hiçbir ahlâkı bozuk ve ahlâkı temiz kişi yoktur.

Senin kötü işteki hırsın, ateş gibidir. Kor ateş, ateşin hoş renginden dolayı hoştur.

Kömürün o siyahlığı ateşte gizlidir; ateş gittiğinde karanlığı ortaya çıkar.

Siyah kömür senin hırsından kor ateş olur; hırsın gittiğinde o bozuk kömür ortada kalır.

O anda o kömür, kor ateş görünüyordu; bu, işin güzelliğinden değildi, hırs ateşiydi.

Hırs senin işini süslemişti; hırs gitti ve işin kara kaldı.

Ahmak olan kişi gulyabaninin süslediği ham şeyi, olgun sanır.

Canı onu deneyince, denemesinden dolayı dişleri kamaşır.

O tuzak, hevesinden dolayı yem görünüyordu; -bu,- hırs gulyabanisinin etkisiydi ve o tam hamdı.

Din ve hayır işinde hırs ara; hırs kalmazsa, -bu işler yine- güzel yüzlüdür.

Hayırlar güzeldir; -bu,- başkasının etkisiyle değildir; hırs ateşi giderse hayır ateşi kalır.

Dünya işinde hırs ateşi gidince, parlak kor ateşten -geriye- kömür kalmış olur.

Hırs, çocukları aldatır da gönül zevkinden eteklerini -at gibi- sürerler.

Çocuktan o kötü hırs gidince, diğer çocuklara güler:

"Ne yapıyordum? Bunda ne görüyordum? Sirke, hırsın etkisiyle bal göründü."[18]

Ey kerem sahipleri! Mescid-i Aksâ yapın. Zira Süleyman tekrar geldi; vesselâm.

Cinler ve periler bundan geri durursa, melekler hepsini çembere alır.

Süleyman gibi ol da, cinlerin senin köşkün için taş kessin.

Süleyman gibi vesvesesiz ve hilesiz ol; o zaman cin ve dev buyruğuna uyar.

Senin yüzüğün bu gönüldür; dikkat et de, yüzük cinin avı olmasın.

O zaman cin, yüzükle senin üzerinde sürekli Süleymanlık eder. Sakın! Vesselâm.

Ey gönül! O Süleymanlık ortadan kalkmamıştır; senin başında ve kalbinde Süleymanlık edici vardır.

Cin de bir zaman Süleymanlık eder; fakat her dokumacı nasıl atlas dokur?

Elini onun eli gibi hareket ettirir, ancak onların arasında iyice fark vardır.[19]

Zamanın kutbunun nefesi karşısında naklî ilmi, su varken teyemmüm etmek gibi bil.

Kendini aptal yap, ondan sonra ona tabi olarak yürü. Kurtuluşu, ancak bu aptallıkla bulursun.

Ey oğul! İnsanların sultanı bunun için, "Cennet ehlinin çoğu aptaldır" demiştir.

Zekilik, senin için kibir ve gururlandırıcı -şey- gibidir; gönlünün sağlam kalması için aptal ol.

Maskaralıkta iki kat olan aptal değil; Hakk'ın hayranı ve şaşkını olan aptal -ol-.[20]

Gerçek olmayan saltanatı ne el bil, ne de elbise kolu.

Çalınma olan saltanatın gönlü, canı ve gözü yoktur.

Halk, sana verdiği saltanatı borç gibi senden geri alır.[21]

Bu aklın ileri görmesi mezara kadardır; gönül sahibininkiyse, Sûr'un üflenmesine kadardır.

Bu akıl mezar ve toprağı aşamaz; bu ayak, şaşılacak şeyler alanında yol alamaz.

Bu ayak ve bu akıldan git, usan; gayb gözünü ara ve yararlan.[22]

Tüyünü koparma, gönlünü ondan kopar; çünkü bu cihadın şartı, düşman bulunmasıdır.

Düşman olmazsa, cihat imkânsızdır. Şehvetin yoksa emre uymak olmaz.

Arzun bulunmazsa sabır olmaz. Düşmanın bulunmazsa orduya ne ihtiyacın var?

Sakın! Kendini hadım etme, inzivaya çekilme; çünkü iffet şehvete bağlıdır.

Arzu olmadan arzudan menetmek mümkün değildir. Ölülere karşı savaş yapılamaz.

Hak, "Bağış yapın"[23] demiştir; öyleyse kazanç elde et; zira eski gelirsiz harcama olmaz.

"Bağış yapın" emirini mutlak olarak verdiyse de sen,"Kazanın, sonra bağış yapın" diye oku.

Aynı şekilde Hak "Sabredin" buyurdu; kendisinden yüz çevireceğin bir istek olmalı.

Öyleyse "Yiyin"[24] emri şehvet tuzağı içindir. Ondan sonra "İsraf etmeyin" emriyse iffettir.

Kişide mahmûlün bih/şehvet bulunmazsa, mahmûlün aleyhin/sabrın varlığı mümkün olmaz.

Senin sabretme zahmetin bulunmazsa, şart olmaz; o zaman karşılığı gelmez.

Ne güzeldir o şart; ne hoştur o karşılık, o gönül okşayan ve can katan karşılık!

Âşıkların sevinci ve üzüntüsü odur; hizmetin karşılığı ve ücreti de odur.

Sevgiliden başkası seyredilirse aşk değildir; boş sevdalıktır.

Aşk, alevlenince baki olan sevgiliden başke ne varsa hepsini yakan alevdir.

-Âşık- (yok) kılıcını Hak'tan başkasını öldürmek için kullanır. Bak, ondan sonra 'dan başka ne kalır?

İllallâh (ancak Allah). Geri kalanı gider. Ey ortaklığı yakan büyük aşk, mutlu ol!

Sonrakiler ve öncekiler de odur; şirk, şaşı gözün gördüğünden başka bir şey değildir.

Hayret! Onun aksetmesinden başka güzellik mi olur? Bedenin hareket etmesi, candan başka bir şeyle değildir.

Canında bozukluk olanın bedeni, balda tutsan da hoş olmaz.

Bunu, bir gün diri olup bu canın canının elinden bir kadeh alan kişi bilir.

Gözü o yüzleri görmemiş olan kişiye göre, bu duman sıcaklığı candır.

Abdülaziz oğlu Ömer'i görmediği için ona göre Haccâc da adaletlidir.

O, Musa'nın yılanının sebâtını/gücünü görmediği için büyü iplerinde hayat olduğunu sanır.

Tatlı su içmemiş olan kuş, acı suda kol kanat çırpar.

Zıt, ancak zıddıyla tanınabilir; -kişi- yarayı görürse, okşamayı tanır.

Elest ülkesinin değerini bilmen için bu dünya önce gelmiştir, şüphesiz.

Buradan kurtulunca oraya gidersin; sonsuzluk şeker evinde şükredersin.

Dersin ki "Orada toprağı eliyordum, bu temiz dünyadan kaçıyordum.

Keşke bundan önce ölseydim de korku içinde azabım az olsaydı."[25]

Gönül olmaya çalışsa iki yüzlülük eder; gönül alarak birlikte bulunur.[26]

Notlar[düzenle]

  1. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 175-178)
  2. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 1203-1209)
  3. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 1129-1133)
  4. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 1430-1433)
  5. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 2265-2282)
  6. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 2433-2434)
  7. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 3080-3084)
  8. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 3277-3285)
  9. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 3491-3493)
  10. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap, 174-177)
  11. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap,452-454)
  12. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap, 3622)
  13. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap, 3667-3679)
  14. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 515-523)
  15. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 3488-3492)
  16. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 4025-4029)
  17. (Kur'ân-ı Kerim, Leheb, 111/5)
  18. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1113-1134)
  19. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1145-1154)
  20. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1417-1421)
  21. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 2774-2776)
  22. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 3310-3312)
  23. Kur'ân-ı Kerim, Bakara, 2/267: "Ey iman edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin için çıkarmış olduğumuz şeylerin temizlerinden infak ediniz."
  24. Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/31
  25. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 574-603)
  26. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 897)