Hakk
Göndermeler[düzenle]
Mevlânâ'dan[düzenle]
|
Hakk'ın yaptığını, bizim yaptığımızı; her ikisini de gör. Bizim yaptığımızı var bil; açıktır bu. Ortada insanların fiili yoksa o zaman kimseye “Niçin böyle yaptın?” deme. Hakk'ın yaratması, bizim fiillerimizi var ediyor. Bizim fiilimiz, Allah'ın yaratmasının eseridir.[1] |
|
Başını koydu, uykuya daldı, rüya gördü: Hak'tan ona bir nida geldi, canı onu duydu. Her sesin ve nağmenin aslı olan sesi. Ses bizzat odur ve bu gerisi yankıdır. Türk, Kürt, Farsi ve Arap, bu sesi kulak ve dudak olmadan anlamışlardır. Türk, Tacik ve Zenci'nin ne yeri var? O nidayı odun ve taş anlamıştır.[2] |
|
Sen, aşağılıkla senden olanı alan birinin müridi ve misafirisin. Üstün değildir, seni nasıl üstün yapacak? Işık vermiyor, seni karartacak. Kendisinin ışığı olmayınca, yakınlıkta başkaları ondan nasıl ışık bulacak. Göze ilaç yapan kör gibi. Gözlere ne çeker? Ancak yeşim taşı. Bizim durumumuz fakirlikte ve eziyete budur. Hiçbir misafir bize aldanmasın. On yıllık kıtlığı şekil olarak görmedinse, gözlerini aç ve bize bak. Bizim dışımız iddiacının içi gibi; gönlünde karanlık, dilindeyse parlaklık. Allah'tan ne bir kokusu, ne iz var; iddiası Şit'ten ve Âdem'den fazla. Şeytan dahi kendi suretini ona göstermemiş; o, ise “Biz abdâldan daha üstünüz” der. Kendisinin bizzat bir adam olduğu sanılsın diye dervişlerin sözünü çokça çalmıştır. Sözde Bâyezîd'i küçümser; onun içinden ise Yezid utanır. Gökyüzünün ekmek ve sofrasından azıksızdır; Hakk onun önüne bir kemik atmadı. O ise seslenmiş: “Sofra kurdum, Hakk'ın vekiliyim, halife oğluyum. Haydi çok mihnetli saf gönüllüler, cömertlik soframdan doyuncaya dek hiç yiyin.” İnsanlar yıllarca yarın vaadiyle o kapının etrafında dolaşmış, yarın gelmez. İnsanın sırrının az çok açığa çıkması için uzun zaman gerekir: Beden duvarının altında hazine mi vardır yoksa yılan, karınca ve ejderha mı? Bir şey olmadığı anlaşılınca isteklinin ömrü gitmiş olur, anlamak ne fayda?[3] |
|
Dedi: “Ey batılla yaşayan ve kendileri için Hakk'ın huzurunda ağladığım kavim! Hak söylemişti: Zulümlerine sabret, onlara öğüt ver, onların döneminden çok kalmadı. Ben demiştim: Öğüt cefayla bağlandı, öğüt sütü sevgi ve samimiyetle kaynar. Bana çokça cefa ettiniz, damarlarımda öğüt sütü dondu. Hak bana demişti: Sana lütfederim, o yaralara merhem koyarım. Hak gönlümü gökyüzü gibi berraklaştırmış, gönlümden zulmünüzü süpürmüştü. Ben tekrar nasihatte bulunmuş, şeker gibi vecizeler ve sözler söylemiştim. Şekerden taze süt çıkarmış; süt ve balı sözle karıştırmıştım. Bu sözler size zehir gibi gelmişti. Çünkü kökünüz ve dibiniz, zehirlik yerdeydi. Nasıl üzülürüm? Zira gam baş aşağı oldu. Gam sizdiniz, ey inatçı kavim! Hiç kimse, gamın ölümüne ağlar mı? Başındaki yara gidince, kimse saçını yolar mı?”[4] |
|
Cehennem köprüsü üzerine bir cami yaptılar; Hak ile hileler tavlası oynadılar.[5] |
|
İçten yakarır: "Ey Allah'ın! Verdiğini, verdim ve yoksul kaldım. Sermayemi temize ve kirliye döktüm.Ey sermaye veren padişah! Daha var mı?" Hak, buluta der: "Onu hoş yere götür. Sen de Ey Güneş! Onu yukarıya çek." Onu çeşitli yollara sürer,neticede onu sınırsız denize ulaştırır."[6] |
|
Halil gibi ateşe giremeyeceğinden dolayı hamam elçi, su kılavuz oldu sana. Doygunluk Hak'tandır; ancak varlık sahipleri ekmeksiz nasıl doyar? Lütuf Hak'tandır; fakat beden sahipleri çimen perdesi olmadan lütfu anlamaz. Beden aracısı kalmayınca, Musa gibi perdesiz şekilde ay ışığını koynunda bulur. Bu hünerler suyun içinin, Hakk'ın lütfuyla dolu olduğunun şahididir."[7] |
|
Tüyünü koparma, gönlünü ondan kopar; çünkü bu cihadın şartı, düşman bulunmasıdır. Düşman olmazsa, cihat imkânsızdır. Şehvetin yoksa emre uymak olmaz. Arzun bulunmazsa sabır olmaz. Düşmanın bulunmazsa orduya ne ihtiyacın var? Sakın! Kendini hadım etme, inzivaya çekilme; çünkü iffet şehvete bağlıdır. Arzu olmadan arzudan menetmek mümkün değildir. Ölülere karşı savaş yapılamaz. Hak, "Bağış yapın"[8] demiştir; öyleyse kazanç elde et; zira eski gelirsiz harcama olmaz. "Bağış yapın" emirini mutlak olarak verdiyse de sen,"Kazanın, sonra bağış yapın" diye oku. Aynı şekilde Hak "Sabredin" buyurdu; kendisinden yüz çevireceğin bir istek olmalı. Öyleyse "Yiyin"[9] emri şehvet tuzağı içindir. Ondan sonra "İsraf etmeyin" emriyse iffettir. Kişide mahmûlün bih/şehvet bulunmazsa, mahmûlün aleyhin/sabrın varlığı mümkün olmaz. Senin sabretme zahmetin bulunmazsa, şart olmaz; o zaman karşılığı gelmez. Ne güzeldir o şart; ne hoştur o karşılık, o gönül okşayan ve can katan karşılık! Âşıkların sevinci ve üzüntüsü odur; hizmetin karşılığı ve ücreti de odur. Sevgiliden başkası seyredilirse aşk değildir; boş sevdalıktır. Aşk, alevlenince baki olan sevgiliden başke ne varsa hepsini yakan alevdir. -Âşık- Lâ (yok) kılıcını Hak'tan başkasını öldürmek için kullanır. Bak, ondan sonra Lâ'dan başka ne kalır? İllallâh (ancak Allah). Geri kalanı gider. Ey ortaklığı yakan büyük aşk, mutlu ol! Sonrakiler ve öncekiler de odur; şirk, şaşı gözün gördüğünden başka bir şey değildir. Hayret! Onun aksetmesinden başka güzellik mi olur? Bedenin hareket etmesi, candan başka bir şeyle değildir. Canında bozukluk olanın bedeni, balda tutsan da hoş olmaz. Bunu, bir gün diri olup bu canın canının elinden bir kadeh alan kişi bilir. Gözü o yüzleri görmemiş olan kişiye göre, bu duman sıcaklığı candır. Abdülaziz oğlu Ömer'i görmediği için ona göre Haccâc da adaletlidir. O, Musa'nın yılanının sebâtını/gücünü görmediği için büyü iplerinde hayat olduğunu sanır. Tatlı su içmemiş olan kuş, acı suda kol kanat çırpar. Zıt, ancak zıddıyla tanınabilir; -kişi- yarayı görürse, okşamayı tanır. Elest ülkesinin değerini bilmen için bu dünya önce gelmiştir, şüphesiz. Buradan kurtulunca oraya gidersin; sonsuzluk şeker evinde şükredersin. Dersin ki "Orada toprağı eliyordum, bu temiz dünyadan kaçıyordum. Keşke bundan önce ölseydim de korku içinde azabım az olsaydı."[10] |
|
Elini pîrin elinden başkasına teslim etme. Onun elini tutan Hak'tır. Senin aklın pîrin, perde arkasında bulunan nefse yakın olduğundan çocukluğu huy edinmiştir.[11] |
|
Denizdeki inci gibi "Deniz nerede?" der; o hayal, sedef gibi onun duvarıdır. "O nerede?" demek, ona perde oluyor; güneşinin ışığına bulut oluyor. Kötü gözü de, gözünün bağıdır; onun set kaldırması da, ona set olmuştur. Onun aklı da, kulağını kapatmıştır. Ey Hak şaşkını! Hak'la akıllı ol.[12] |
Notlar[düzenle]
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 1481-1483)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 2108-2109)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 2265-2282)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 2545-2555)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap, 2728)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 217-220)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 231-235)
- ↑ Kur'ân-ı Kerim, Bakara, 2/267: "Ey iman edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin için çıkarmış olduğumuz şeylerin temizlerinden infak ediniz."
- ↑ Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/31
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 574-603)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 736-737)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 1080-1083)