"Akıl" sayfasının sürümleri arasındaki fark
k |
k |
||
| (Aynı kullanıcının aradaki bir diğer değişikliği gösterilmiyor) | |||
| 75. satır: | 75. satır: | ||
{{:Mesnevi 000213}} | {{:Mesnevi 000213}} | ||
| + | |||
| + | {{:Mesnevi 000217}} | ||
| + | |||
| + | {{:Mesnevi 000226}} | ||
=== İmam-ı Gazali'den === | === İmam-ı Gazali'den === | ||
{{:Gazali:00002}} | {{:Gazali:00002}} | ||
| + | |||
{{:Gazali:00003}} | {{:Gazali:00003}} | ||
| + | |||
{{:Gazali:00004}} | {{:Gazali:00004}} | ||
| + | |||
{{:Gazali:00005}} | {{:Gazali:00005}} | ||
| + | |||
{{:Gazali:00016}} | {{:Gazali:00016}} | ||
| + | |||
{{:Gazali:00021}} | {{:Gazali:00021}} | ||
| + | |||
{{:Gazali:00026}} | {{:Gazali:00026}} | ||
| + | |||
{{:Gazali:00029}} | {{:Gazali:00029}} | ||
| + | |||
{{:Gazali:00043}} | {{:Gazali:00043}} | ||
==Notlar == | ==Notlar == | ||
06.59, 20 Eylül 2011 itibarı ile sayfanın şu anki hâli
ayrıca bknz. akıllı
Göndermeler[düzenle]
Atasözü[düzenle]
| Akıl akıldan üstündür. |
Mevlânâ'dan[düzenle]
| İstisnâyı dile getirmemiş ne çok kimsenin cânı istisnânın cânıyla eştir.[1] |
| Kâfirler üstünlük iddiasında maymun tabiatlıdır. Tabiat sinede bir afettir.
İnsanoğlu ne yaparsa, maymun da onu yapar; sürekli insanda gördüğünü yapar. “Ben onun gibi yaptım” zanneder. Farkı nasıl bilecek, bu husumet yanlısı? Bu emirden dolayı yapar, o ise husumet için. Husumet yanlılarının başına toprak dök. O münafık, emre uyanla birlikte husumet için namaza durur, niyaz için değil.[2] |
| Hür bir adam kuşluk vaktinde vardı, Süleyman'ın adliye sarayına koştu.
Kederden yüzü sarı ve her iki dudağı mordu. Sonra Süleyman, “Ey efendi! ne oldu?” dedi. -Adam- “Azrail bana öfke ve kinle dolu şöyle bir bakış attı” dedi. Süleyman, “Acele et! Şimdi ne istiyorusn? İste” dedi. -Adam- dedi: “Ey can sığınağı! Rüzgara emret. Beni buradan Hindistan'a götürsün. Ola ki o tarafa giden kul, canını kurtarır.” İşte halk yoksulluktan kaçar, bundan dolayı hırs ve emele lokma olurlar. Yoksulun korkusu, o korkunun örneğidir. Sen hırs ve çabayı Hindistan bil. -Süleyman- rüzgâra emretti; onu Hindistan'ın uzak tarafına, bir adaya götürdü. Sonraki gün toplantı ve görüşme vakti; Süleyman Azrail'e dedi: “O müslümana neden öfkeyle baktın da evinden avare oldu?” -Azrail- dedi “Ben öfkeyle ne zaman baktım? Hayretle, yolda ona baktım. Çünkü Hak bana 'Bugün, haydi! Onun canını sen Hindistan'da al' diye emretti. Hayretle dedim: Onun yüz kanadı olsa, Hindistan'a gitmesi uzaktır.”[3] |
| Senin gizlide cüzî aklın var, dünyada bir aklı olgun kişi ara.
Senin parçan onun bütününden bir bütün olur. Küllî akıl nefise boyun bağı gibidir.[4] |
| İstek üstüne istek olmasaydı cüzî akıl, küll akıldan söz etmezdi.[5] |
| Aklın deveci gibi, sense deve; acı buyrukla seni her tarafa çekiyor.
Veliler aklın aklıdır. Ve akıllar, -kervanda- sona dek develer gibi. Artık onlara ibret almak için bak. Yüz binlerin canı, bir kılavuzdur.[6] |
| Çaresiz kâfirlerin kanı, vahşi hayvanlar gibi, okların ve mızrakların önünde mubah olur.
Onların eşleri çocukları bütün mubahtır. Çünkü akılsız, reddedilmiş ve aşağılıktırlar. Yine aklın aklından kaçan akıl, akıllılıktan hayvanlar mertebesine intikal eder.[7] |
|
Buğdayı toprak altına atarlar, sonra toprağından başaklar yaparlar. Onu daha sonra değirmende öğütürler; değeri artar ve cana can katan ekmek olur. Yine ekmeği dişlerle çiğnerler; akıl, can ve zeki anlayış olur. Yine o can aşkta yok olunca, ekinden sonra “Ekincilerin hoşlarına gidiyor” olur.[8] |
| Bunu hiç yorum yapmadan kabul et ki boğazına bal ve süt gibi girsin.
Çünkü yorum bağışı geri vermektir, zira o gerçeği hata görmektir. O hata görme, onun aklının zayıflığındandır. Küllî akıl, özdür; cüzî akıl kabuk. Kendini yorumla, hadisleri değil; beynine kötü de, gül bahçesine değil.[9] |
| Çünkü bir akıl, bir akılla birleşince kötü fiile ve kötü davranışa mani olur.
Nefis başka bir nefisle arkadaş olunca, cüzî akıl âtıl ve işsiz olur.[10] |
| Ruh ilimle ve akılla dosttur. Ruhun Arapça ve Türkçe ile ne işi vardır?[11] |
| Akıl, özelliğinden dolayı akıbeti görür. Nefis, sonu görmez.
Nefse mağlup olan akıl, nefis olur. Müşteri/saadet yıldızı, Zühal'e/uğursuzluk yıldızına yenilince uğursuz olur. Yine bu uğursuzluk içinde, bu bakışını çevir; seni uğursuz yapana bak. Bu gelgite bakan bakış, uğursuzluktan saadete doğru yol açar.[12] |
|
Duygu gören gözüne toprak saç; duygu gözü, aklın ve dinin düşmanıdır. Allah duygu gözünü kör diye isimlendirdi; ona putperest dedi; bizim zıddımız diye adlandırdı. Çünkü o köpük gördü, ama denizi görmedi; çünkü mevcut anı gördü, ama yarını görmedi. Yarının ve bulunulan anın efendisi, onun önünde; oysa bir hazineden mangırdan başka bir şey görmüyor.[13] |
| Ben şeytana delille karşı koyamam; çünkü her şerefli ve alçağın fitnesidir o.[14] |
| Ey dostlar! Gönül, güven yurdudur. orada pınarlar, gül bahçesi içinde gül bahçesi vardır.
Ey yürüyen! Kalbine yönel ve yürü; orada ağaçlar ve akan pınarlar vardır. Köye gitme; köy adamı ahmak yapar; aklı nursuz ve cansız yapar. Ey seçkin kişi! Peygamberin sözünü dinle: “Köyde yerleşmek, aklın mezarıdır.” Kim bir gün ve gece köyde kalsa, bir aya kadar aklı tamam olmaz. Bir aya kadar ahmaklık onunla birliktedir. Köy otundan bunlardan başka ne biçilir. Köyde bir ay kalan kişide bir zaman cahillik ve körlük olur. Köy nedir? Ermemiş, taklide ve delile tutunmuş şeyh. Bu duygular, küllî akıl şehri önünde değirmende gözü bağlı eşekler gibidir.[15] |
| Aklı bırak, ondan sonra akıllı ol; kulağını kapat o zaman kulak ver.[16] |
| Surette güzeller arasında fark olduğu gibi beşerin aklında bu farklılık vardır.
Ahmed bir sözünde bu şekilde buyurdu: “Erkeklerin güzelliği dillerinde gizlidir.” Akılların farklılığı, yaratılıştadır; sünnilere uygun olarak dinlemek gerekir; -Bu- Mutezile olanların -şu- sözünün aksinedir: “Akıllar yaratılışta aynı orandadır. Tecrübe ve eğitim, onu azaltır ve çoğaltır; böylece birini, birinden daha bilgili yapar.” Bu batıldır; mesela bir meslekte tecrübesi buunmayan çocuğun görüşü; O küçük çocuktan bir düşünce doğar da yaşlı kişi yüz tecrübesine rağmen onu hissetmez. Yaratılıştan bulunan, çalışma ve düşünmeyle olan üstünlükten bizzat üstün ve daha iyidir.[17] |
| Ey filan! Duygu akla esirdir; yine bil ki akıl da ruha tutsaktır.[18] |
| Aklın kabuğu yüz delil gösterse, küllî akıl, kesin inanç olmadan nasıl adım atar?
Akıl baştan başa defterler karartır; aklın aklının ayla dolu ufukları vardır.[19] |
|
Her biri kendi aslına bağlıdır; ihtiyatlı ol, birbirine benzerler. Nitekim vesvese ve Elest vahyi; her ikisi akılla anlaşılır, fakat fark vardır. Her ikisi gönül çarşısının tellallarıdır, mallarını överler. Ey bey! Sen gönül sarrafıysan düşünceyi tanı. İki düşüncenin sırrını, esirci gibi ayırt et. Bu iki düşünceyi şüpheden bilmiyorsan, “Aldatmaca yok” de; koşma ve koşturma.[20] |
| Müctehid/hukukçu, nassı/Kuran ve hadisi bilirse, o meselede kıyas yapmayı düşünmez.
O konuda nas bulmazsa, orada kıyastan yararlanır. Nassı, kesin olarak kutsal ruhun vahyi bil; parça aklın o kıyası, bunun altındadır. Akıl, canla idrak ve zekâ sahibi oldu. Ruh, onun görüşünün altında nasıl bulunur? Fakat can akla tesir eder; o akıl, o tesirle tedbirde bulunur.[21] |
| Sebep bilinmeyince hastalığın ilacı zordur; onda yüz ihtimal vardır.
Sebebi bilirsen kolaydır; sebepleri bilmek, bilgisizliği defeder.[22] |
| Senin çalışman ve gücünle ortaya çıkmasa da, camii oğlun yapacak.
Ey hikmet sahibi! Onun yapması senin yapmandır. Bil ki müminlerin ezeli bir birliği vardır. Müminler sayılıdır, ancak iman birdir; bedenleri sayılıdır, ancak can birdir. İnsanın, inek ve eşekte bulunan anlayış ve candan başka bir aklı ve canı vardır. Hayvanî canın birliği yoktur; sen bu birliği rüzgâr/havanî canda arama. Bu ekmek yese, o doymaz; bu yük çekse o, ağırlaşmaz. Hatta bu, onun ölümünden sevinir; onun azığını görse kıskançlılıktan ölür. Kurtların ve köpeklerin canı ayrıdır; Allah'ın aslanlarının canları birdir. Canlarını, isim olarak çoğul dedim; çünkü o bir can, bedene göre yüzdür. Gökteki güneşin bir ışığı gibidir; evlerin alanına göre yüzdür. Ancak sen duvarı aradan kaldırırsan, onların bütün ışıkları bir olur. Evlerin temeli yıkıldığında, müminler bir kişi kalır. Bu sözden farklar ve güçlükler doğar; çünkü benzer değildir, örnektir bu. Aslanın şahsıyla yiğit insanın şahsı arasında sınırsız farklar vardır. Ey güzel bekişli! Ancak örnek anında -aralarındaki- birliğe cesurluk açısında bak. Çünkü o yiğit, sonuçta aslan gibidir; her yönden aslanın aynısı değildir. Bu dünyanın birleşik bir sureti yok ki, ben sana benzerini göstereyim.[23] |
| Senin aklın vezirdir, isteklerine mağluptur; vücudunda Allah yolunun yol kesicisidir.[24]
... Padişah can gibidir, vezir de akıl gibi; bozuk akıl, ruhu götürür.[25] |
| Çünkü heves, hırs doludur ve bulunduğu anı görür; aklın düşüncesi, dün günüdür.[26] |
| Bu akıl, öğrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir; ama vahiy sahibi ona öğretir.
Bütün sanatların öncesi, kesin olarak vahiydendir; ancak akıl onu artırdı. Bak, bu aklımız hiçbir sanatı ustasız öğrenebilir mi? Hilede kılı yararsa da, hiçbir meslek ustasız ele geçmez. Sanatın bilgisi bu akıldan olsaydı, her hangi bir meslek ustasız elde edilirdi.[27] |
| Tahsille kazanılan akıl, mahallelerden eve giden ırmaklar gibidir.
Su yolu kapanınca yoksul kalır; pınarı, kendi içinden ara.[28] |
| Aşağılık kelebek akıl azlığından dolayı ateşi, yanışı ve cız bızı hatırlamaz.
Kanadı yanınca tövbe eder; hırsı ve unutkanlığı onu ateşe yaklaştırır. Tutmak, kavramak, korumak ve hatırlamak akla aittir; akıl onları yükseltir.[29] |
| Sermayenin elden çabukça uçmaması için gaflet de hikmettir ve nimettir.
Fakat iyileşmez yara olacak, cana ve akla zehir olacak kadar değil.[30] |
| Bu aklın ileri görmesi mezara kadardır; gönül sahibininkiyse, Sûr'un üflenmesine kadardır.
Bu akıl mezar ve toprağı aşamaz; bu ayak, şaşılacak şeyler alanında yol alamaz. Bu ayak ve bu akıldan git, usan; gayb gözünü ara ve yararlan.[31] |
| Akla sarhoşluk sadece şarap değildir; arzuya bağlı şey, gözü ve kulağı kapatır.[32] |
| Bu hırs ve istek dolu akıldan kurtulunca, şaşılacak yüz binlerce akıl görür.[33] |
| Akıl gibi; senin bu görmen, aklı göremese de o, seninledir, bedenine hâkimdir.[34] |
| Aklının sana yakınlığı tarifsizdir; sol, sağ, arka veya ön tarafında değildir.
Padişahın tarifsiz yakınlığı nasıl olmaz -peki-? Aklın arayışı, o yolu bulamaz. Senin parmağında bulunan hareket, parmağın önünde veya arkasında yahut sol ve sağında değildir. Uyku ve ölüm zamanında senden gider, uyanıklık zamanında sana eş olur.[35] |
| Bu akıl anlatmada âciz durumda kaldıysa da onun hakkında âcizce -olsa bile- hareket etmesi gerekir.[36] |
|
Fitneler içinde çocuk gibiyim ya da sarhoş gibi; benim elime kılıç layık değildir. Aklım olsaydı ve geri dursaydım, kılıç benim elimde zafer olurdu. Sadece doğrudan kılıç çalsın diye güneş gibi ışık veren akıl gerekir.[37] |
|
Elini pîrin elinden başkasına teslim etme. Onun elini tutan Hak'tır. Senin aklın pîrin, perde arkasında bulunan nefse yakın olduğundan çocukluğu huy edinmiştir.[38] |
|
Denizdeki inci gibi "Deniz nerede?" der; o hayal, sedef gibi onun duvarıdır. "O nerede?" demek, ona perde oluyor; güneşinin ışığına bulut oluyor. Kötü gözü de, gözünün bağıdır; onun set kaldırması da, ona set olmuştur. Onun aklı da, kulağını kapatmıştır. Ey Hak şaşkını! Hak'la akıllı ol.[39] |
İmam-ı Gazali'den[düzenle]
| İçim diyordu ki: «Mahsusata nasıl itimad olunabilir? Bunların en kuvvetlisi ve kendine en çok itimad edileni göz hassesidir. Hakiki göz gölgeye baktığı zaman onun durduğunu ve hareket etmediğini zanneder. Bir müddet sonra tecrübe ve müşehede ile durduğunu zannettiği gögenin hareket halinde olduğunu anlar. Ancak bu hareket birdenbire değil, tedricen meydana gelir ve hiç bir zaman aynı yerde kalmaz. Yine göz yıldıza bakıtığı zaman, onu bir altın lira kadar küçük görür. Halbuki matematik ilmi, göze bir altın lira kadar görünen yıldızların her birinin dünyamızdan daha büyük olduğunu isbat etmiştir. Mahsusat da buna benzer. Birçok hallerde his hâkimi hükmediyor, fakat akıl hâkimi his hâkiminin hükmünü müdafaası mümkün olmıyacak şekilde yalanlıyor.»[40] |
| Uyanık halde his veya akıl yolu ile inandığın şeylerin hepsinden nasıl emin olabilirsin? Vakıa senin o inancın yaşadığın haline nisbetle doğrudur. Fakat mümkündür ki, sana bir diğer hal ârız olur da o halin uyanıklık haline nisbeti, uyanıklık halinin uyku haline nisbeti gibi kalır. Artık ârız olan nisbetle uyanıklık halin uykudaki haline döner. Bir hal sana bir kere geldi mi aklın ile tevehhüm ettiğin her şeyin aslı olmıyan bir takım hayalâttan ibaret olduğunu kesin olarak anlarsın. Yahut bu hal ihtimal ki sofiyyenin iddia ettikleri haldir. Onlar kendilerinden geçip hislerini kaybettikleri zaman kendilerinin akıl yoluyla çözülmesi mümkün olmıyan bazı şeyleri müşahede ettiklerini söylerler. Ola ki bu hal ölüm halidir. Çünkü Resulullah (S. A. V.)«İnsanlar uyku halindedirler. Öldükleri zaman uyanırlar» buyurmuşlardır. Dünya hayatı ahirete nisbetle bir uyku sayılabilir. İnsan ölünce her şey ona dünya da gördüklerinden başka türlü görünür.[41] |
| Çünkü bu hastalığın[42] tedavisi ancak delil ile mümkün olabilirdi. Bir delilin ikamesi de ancak ulûmu evvelin dediğimiz bilgilerden meydana gelir. Bu da müsellem[43] olmazsa delil yapmak da mümkün olmaz. Bu suretle hastalığın giderilmesine imkân bulunmadı.[44] |
| Nefsim sıhhat ve itidal haline avdet etti. Akli zaruretler emniyet ve yakîn üzere makbul ve itimada şayan olarak rücu´ etti. Bu seziş ve bu safsatadan kurtuluş bir delil veya bir istidlâl tertibi ile değil, ancak Allah'ın kalbime ilka´ ettiği bir nur ile olmuştur. Bu nur birçok bilgi kapılarının anahtarıdır. Her kim bir şeyinhakikatini keşf ve anlamının sırf delillere mütevakkıf olduğunu zannederse muhakkak ki, Allahın geniş ve sonsuz rahmetini daraltmış olur.[45] |
| İşte bu, aklı zayıf olanların âdetidir. Hakk´ı adam ile tanırlar da adamı hak ile tanımazlar. Akıl sahibi olan kimse bu husuta akıllıların ulusu Hz. Ali (R. A.) e uyar. O şöyle buyurmuştur: «Hakkı adamla bilemezsin. Önce hakk´ı tanı, sonra dolayısiyle ehlini tanırsın» Şu haldeakıllı kimse hakkı tanır. Sonra işittiği söze bakar. O söz hak ise kabul eder, Söyleyen ister bozuk fikirli olsun, ister doğru fikirli hattâ çok defa sapık fikirlilerin sözlerinden hakikatı aramaya uğraşır. Bilir ki, altın madeninin çıktığı yer topraktır. Bir sarrafın kendi anlayışına itimadı oldukça kalpazanın kesesine elini sokup halis altını kalpından ayırarak çıkarmasında bir zarar düşünülemez. Kalpazanla muamelede ancak köylü zarar görür, sanatının ehli olan sarraf değil. Yılana dokunmaktan çocuk men edilir, dualı ve efsulu ya´ni yılan tutmakta mahareti olan menedilmez. Hayatıma yemin ederim ki insanların çoğu hakk´ı batıldan doğruyu eğriden ayırmak hususunda kendilerinin mahir ve hâzık olduklarını zannederler. Bu itibarla mümkün olduğu kadar hepsini sapıkların kitaplarını mütalâa etmekten menetmek, kapıyı kapamak vacip olmuştur.[46] |
| Şüphe götürmiyecek şekilde anladım ki, sofiye (mutasavvıflar) hakikaten Allah yolunu bulan kimselerdir. Onların gidişleri, gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlâkların en temizidir. Dünyadaki bütün akıllı insanların aklı, hakimlerin hikmetleri, şeriatın sırlarına vakıf olan ulemanın ilmi, daha faydalı bir şeyle tebdil etmek üzere bir araya gelseler buna imkân bulamazlar. Onların iç ve dış yaşayışlarındaki bütün harekât ve sekenât ehp nübüvvet kandilinin nurundan alınmıştır. Yer yüzünde nübüvvet nurundan başka kendisiyle ziyalanacak bir ışık yoktur.[47] |
| Aklın faydası, Peygamberlerin mertebelerini bize öğretmek, nübüvveti tasdik için yol göstermek, nübüvvet gözüyle idrak olunan şeyi anlamaktan âciz olduğunu kabul etmek, bizi elimizden tutup, körleri kılavuzlarına, şaşırmış hastaları şefkatli tabiblerine teslim eder gibi nübüvvet makamına teslim etmektir. İşte aklın hududu (hareket sahası) buraya kadardır. Daha öteye gidemez. Ancak tabibin kendisine söylediği sözü bize yetiştirir. Bunlar, insanlar arasında karışmıyarak yalnız kaldığım müddet içinde müşahede derecesinde zaruri olarak anladığım meselelerdir. [48] |
| Kulak renkleri, göz sesleri idrakten âciz kadığı gibi aklın ötesinde kalan haller de akıl ile anlaşılamaz.[49] |
| Sizin imkân diye sözünü ettiğiniz şey, aklın yargısından ibarettir. Aklın varlığını kabulleneceği ve bu kabullenmeyi imkânsız görmediği şeye “mümkin”, akılca kabullenilmesi mümkün olmayana “imkânsız”, aklın yokluğunu kabullenemediği şeye de “zorunlu” adını vermekteyiz.[50] |
Notlar[düzenle]
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 50)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008.(1. kitap, 281-285)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 957-969)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 2052-2053)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 2215)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 2497-2499)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 3317-3319)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 3164-3167)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 3740-3743)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap, 20-21)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap, 56)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap, 1540-1543)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008.(2. kitap, 1599-1602)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap, 2693)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 515-523)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 1290)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 1536-1543)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 1823)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 2529-2530)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 3488-3492)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 3580-3585)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 271-272)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 405-422)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1245)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1255)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1259)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1295-1299)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1966-1967)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 2290-2292)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 2608-2609)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 3310-3312)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 3612)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 3648)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 3677)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 3685-87)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 16)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 656-568)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 736-737)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 1080-1083)
- ↑ Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 17
- ↑ Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 19
- ↑ Akıl ile tevehhüm edilen her şeyin asılsız bir takım hayaller olması ihtimali ile beliren güvensizlik hissinin.[DrOS]
- ↑ Müsele, kabul edilmiş demektir.
- ↑ Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 19-20
- ↑ Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 20
- ↑ Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 43-44
- ↑ Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 70-71
- ↑ Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 83
- ↑ Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 93
- ↑ Gazzalî, (109?), Filozofların Tutarsızlığı, Neşir ve Tercüme: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul: Klasik Yayınları, İkinci Basım 2009, s.42