Deniz

DrOS'un not defteri sitesinden
(Sea sayfasından yönlendirildi)
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Göndermeler[düzenle]

Mevlânâ'dan[düzenle]

Duygu gören gözüne toprak saç; duygu gözü, aklın ve dinin düşmanıdır.

Allah duygu gözünü kör diye isimlendirdi; ona putperest dedi; bizim zıddımız diye adlandırdı.

Çünkü o köpük gördü, ama denizi görmedi; çünkü mevcut anı gördü, ama yarını görmedi.

Yarının ve bulunulan anın efendisi, onun önünde; oysa bir hazineden mangırdan başka bir şey görmüyor.[1]

Halka bundan daha çok söylemek imkânı yoktur; Deniz, ırmağa sığmaz.[2]

O, o caminin temelini koyduğunda cin ve insanlar gelip işe girişti,

Kulların ibadet yolunda oldukları gibi bir bölüğü aşkla ve bir bölüğü de isteksiz.

Halk cinlerdir, şehvet de zincir; şehvet onları dükkâna ve ota çekip götürür.

Bu zincir korku ve şaşkınlıktandır. Sen, bu halkı zincirsiz görme.

Onları kazanca ve ava çekip götürür; onları madene ve denizlere götürür.

Onları iyi ve kötü yöne götürür. Hak dedi: "Boynunda hurma lifinden bir ip var."[3]

Boyunlarına ip bağladık; ahlâklarından ip yaptık.

Amel defteri boynuna asılı olmayan hiçbir ahlâkı bozuk ve ahlâkı temiz kişi yoktur.

Senin kötü işteki hırsın, ateş gibidir. Kor ateş, ateşin hoş renginden dolayı hoştur.

Kömürün o siyahlığı ateşte gizlidir; ateş gittiğinde karanlığı ortaya çıkar.

Siyah kömür senin hırsından kor ateş olur; hırsın gittiğinde o bozuk kömür ortada kalır.

O anda o kömür, kor ateş görünüyordu; bu, işin güzelliğinden değildi, hırs ateşiydi.

Hırs senin işini süslemişti; hırs gitti ve işin kara kaldı.

Ahmak olan kişi gulyabaninin süslediği ham şeyi, olgun sanır.

Canı onu deneyince, denemesinden dolayı dişleri kamaşır.

O tuzak, hevesinden dolayı yem görünüyordu; -bu,- hırs gulyabanisinin etkisiydi ve o tam hamdı.

Din ve hayır işinde hırs ara; hırs kalmazsa, -bu işler yine- güzel yüzlüdür.

Hayırlar güzeldir; -bu,- başkasının etkisiyle değildir; hırs ateşi giderse hayır ateşi kalır.

Dünya işinde hırs ateşi gidince, parlak kor ateşten -geriye- kömür kalmış olur.

Hırs, çocukları aldatır da gönül zevkinden eteklerini -at gibi- sürerler.

Çocuktan o kötü hırs gidince, diğer çocuklara güler:

"Ne yapıyordum? Bunda ne görüyordum? Sirke, hırsın etkisiyle bal göründü."[4]

İçten yakarır: "Ey Allah'ın! Verdiğini, verdim ve yoksul kaldım.

Sermayemi temize ve kirliye döktüm.Ey sermaye veren padişah! Daha var mı?"

Hak, buluta der: "Onu hoş yere götür. Sen de Ey Güneş! Onu yukarıya çek."

Onu çeşitli yollara sürer,neticede onu sınırsız denize ulaştırır."[5]

Veya dalgıçlar gibi; suyu dibinde herkes aceleyle bir şey toplar.

Mücevher ve iri inci ümidiyle onu bunu torbaya doldururlar.

Derin denizin dibinden yukarı çıktıklarında büyük incinin sahibi belli olur;

Biri küçük inci getirmiştir; diğeri taş parçası ve boncuk getirmiştir.[6]

Denizdeki inci gibi "Deniz nerede?" der; o hayal, sedef gibi onun duvarıdır.

"O nerede?" demek, ona perde oluyor; güneşinin ışığına bulut oluyor.

Kötü gözü de, gözünün bağıdır; onun set kaldırması da, ona set olmuştur.

Onun aklı da, kulağını kapatmıştır. Ey Hak şaşkını! Hak'la akıllı ol.[7]

Diğer[düzenle]

All three foci of high culture depended on the condition of agriculture. The basis of temple and court was agrarian in that their wealth and power presupposed chiefly arrangements concerning agricultural production. The market depended on agriculture less directly than did temple or court, for the traders brought goods from afar subject to other hazards than that of the local weather, and (provided there were sufficient stored savings) sold their goods in lean years as in fat. Yet, in the long run, the merchants too depended on the state of agriculture and their profits presupposed the peasants' surplus. Even when, as in Syria, mercantile city-states arose which depended primarily on distant trading by sea and land, their trade depended so intimately on the agrarian societies about them that both morally and materially they too lived ultimately from the peasants. Even the pastoralists, including the desert nomads, who depended on the agriculturists for much of their food and goods, were part of the same social complex. Accordingly, the type of social order which was introduced into the agricultural regions (and the areas dependent on them) with the rise of cities may be called agrarian-based or (to be more comprehensive) agrarianate citied society. (I say 'citied', not 'urban', because the society included the peasants, who were not urban though their life reflected the presence of cities.)[8]

Notlar[düzenle]

  1. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008.(2. kitap, 1599-1602)
  2. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008.(?. kitap, ?)
  3. (Kur'ân-ı Kerim, Leheb, 111/5)
  4. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1113-1134)
  5. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 217-220)
  6. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 331-334)
  7. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 1080-1083)
  8. Hodgson, Marshall G. S. (2009). The Venture of Islam, Volume 1. Chicago IL: University of Chicago Press. s. 107.