"Yaşam" sayfasının sürümleri arasındaki fark

DrOS'un not defteri sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
k
8. satır: 8. satır:
 
===Diğer===
 
===Diğer===
 
{{:Hodgson 000001}}
 
{{:Hodgson 000001}}
 +
{{:Hodgson 000002}}
 +
 
==Notlar ==
 
==Notlar ==
 
<references/>
 
<references/>
 
[[Category:Gazali]]
 
[[Category:Gazali]]
 
[[Category:Mevlânâ]]
 
[[Category:Mevlânâ]]

06.59, 3 Ekim 2021 tarihindeki hâli

Göndermeler

Mesnevi'den[1]

Geçim endişesini gönlüne koyma; sen dergâhta bulun, hayat/rızk azalmaz.

Bu beden, canın otağıdır veya Nuh'un gemisi gibidir.

Türk varsa bir otağ bulur, özellikle de dergâhın azizi olursa.[2]

Kolaylık zorlukla birliktedir. Dikkat! Ümitsiz olma. Bu ölümden yaşayışa yolun var.[3]

Tüyünü koparma, gönlünü ondan kopar; çünkü bu cihadın şartı, düşman bulunmasıdır.

Düşman olmazsa, cihat imkânsızdır. Şehvetin yoksa emre uymak olmaz.

Arzun bulunmazsa sabır olmaz. Düşmanın bulunmazsa orduya ne ihtiyacın var?

Sakın! Kendini hadım etme, inzivaya çekilme; çünkü iffet şehvete bağlıdır.

Arzu olmadan arzudan menetmek mümkün değildir. Ölülere karşı savaş yapılamaz.

Hak, "Bağış yapın"[4] demiştir; öyleyse kazanç elde et; zira eski gelirsiz harcama olmaz.

"Bağış yapın" emirini mutlak olarak verdiyse de sen,"Kazanın, sonra bağış yapın" diye oku.

Aynı şekilde Hak "Sabredin" buyurdu; kendisinden yüz çevireceğin bir istek olmalı.

Öyleyse "Yiyin"[5] emri şehvet tuzağı içindir. Ondan sonra "İsraf etmeyin" emriyse iffettir.

Kişide mahmûlün bih/şehvet bulunmazsa, mahmûlün aleyhin/sabrın varlığı mümkün olmaz.

Senin sabretme zahmetin bulunmazsa, şart olmaz; o zaman karşılığı gelmez.

Ne güzeldir o şart; ne hoştur o karşılık, o gönül okşayan ve can katan karşılık!

Âşıkların sevinci ve üzüntüsü odur; hizmetin karşılığı ve ücreti de odur.

Sevgiliden başkası seyredilirse aşk değildir; boş sevdalıktır.

Aşk, alevlenince baki olan sevgiliden başke ne varsa hepsini yakan alevdir.

-Âşık- (yok) kılıcını Hak'tan başkasını öldürmek için kullanır. Bak, ondan sonra 'dan başka ne kalır?

İllallâh (ancak Allah). Geri kalanı gider. Ey ortaklığı yakan büyük aşk, mutlu ol!

Sonrakiler ve öncekiler de odur; şirk, şaşı gözün gördüğünden başka bir şey değildir.

Hayret! Onun aksetmesinden başka güzellik mi olur? Bedenin hareket etmesi, candan başka bir şeyle değildir.

Canında bozukluk olanın bedeni, balda tutsan da hoş olmaz.

Bunu, bir gün diri olup bu canın canının elinden bir kadeh alan kişi bilir.

Gözü o yüzleri görmemiş olan kişiye göre, bu duman sıcaklığı candır.

Abdülaziz oğlu Ömer'i görmediği için ona göre Haccâc da adaletlidir.

O, Musa'nın yılanının sebâtını/gücünü görmediği için büyü iplerinde hayat olduğunu sanır.

Tatlı su içmemiş olan kuş, acı suda kol kanat çırpar.

Zıt, ancak zıddıyla tanınabilir; -kişi- yarayı görürse, okşamayı tanır.

Elest ülkesinin değerini bilmen için bu dünya önce gelmiştir, şüphesiz.

Buradan kurtulunca oraya gidersin; sonsuzluk şeker evinde şükredersin.

Dersin ki "Orada toprağı eliyordum, bu temiz dünyadan kaçıyordum.

Keşke bundan önce ölseydim de korku içinde azabım az olsaydı."[6]

İmam-ı Gazali'den

Uyanık halde his veya akıl yolu ile inandığın şeylerin hepsinden nasıl emin olabilirsin? Vakıa senin o inancın yaşadığın haline nisbetle doğrudur. Fakat mümkündür ki, sana bir diğer hal ârız olur da o halin uyanıklık haline nisbeti, uyanıklık halinin uyku haline nisbeti gibi kalır. Artık ârız olan nisbetle uyanıklık halin uykudaki haline döner. Bir hal sana bir kere geldi mi aklın ile tevehhüm ettiğin her şeyin aslı olmıyan bir takım hayalâttan ibaret olduğunu kesin olarak anlarsın. Yahut bu hal ihtimal ki sofiyyenin iddia ettikleri haldir. Onlar kendilerinden geçip hislerini kaybettikleri zaman kendilerinin akıl yoluyla çözülmesi mümkün olmıyan bazı şeyleri müşahede ettiklerini söylerler. Ola ki bu hal ölüm halidir. Çünkü Resulullah (S. A. V.)«İnsanlar uyku halindedirler. Öldükleri zaman uyanırlar» buyurmuşlardır. Dünya hayatı ahirete nisbetle bir uyku sayılabilir. İnsan ölünce her şey ona dünya da gördüklerinden başka türlü görünür.[7]

Diğer

At first it was the temple that was the focus of whatever high culture there was. At the temples in ancient Sumeria, where urban life began in the fourth millennium BC, the work of controlling the local flooding and providing for the drought of the Mesopotamian alluvial plain was carried on under the learned priests, who in turn disposed of the surplus. It was they who sent out traders to bring in exotic goods necessary to the developing exploitation of the plain, fertile but lacking in minerals and even stone. When disputes arose with rival towns, perhaps over control of the trade, they organized the fighting men. But then as warfare became more elaborate -each town trying to outdo the others- military affairs and the general control of the town fell into the hands of non-priestly specialists: kings and their dependents. The royal court became a second focus of high culture alongside the temple, and was based like it upon agricultural production. Its revenue, in whatever form it took it, may be called taxes, which came chiefly from the land. Much more gradually, at last, the traders too became independent merchants, doing business on their own account and gaining enough profit to share, if more modestly and indirectly than temple or court, in the revenue of the land. When this happened, rich merchants too became patrons of the arts and the market became a third focus of high culture.[8]
All three foci of high culture depended on the condition of agriculture. The basis of temple and court was agrarian in that their wealth and power presupposed chiefly arrangements concerning agricultural production. The market depended on agriculture less directly than did temple or court, for the traders brought goods from afar subject to other hazards than that of the local weather, and (provided there were sufficient stored savings) sold their goods in lean years as in fat. Yet, in the long run, the merchants too depended on the state of agriculture and their profits presupposed the peasants' surplus. Even when, as in Syria, mercantile city-states arose which depended primarily on distant trading by sea and land, their trade depended so intimately on the agrarian societies about them that both morally and materially they too lived ultimately from the peasants. Even the pastoralists, including the desert nomads, who depended on the agriculturists for much of their food and goods, were part of the same social complex. Accordingly, the type of social order which was introduced into the agricultural regions (and the areas dependent on them) with the rise of cities may be called agrarian-based or (to be more comprehensive) agrarianate citied society. (I say 'citied', not 'urban', because the society included the peasants, who were not urban though their life reflected the presence of cities.)[9]

Notlar

  1. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008.
  2. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (2. kitap,452-454)
  3. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 361)
  4. Kur'ân-ı Kerim, Bakara, 2/267: "Ey iman edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin için çıkarmış olduğumuz şeylerin temizlerinden infak ediniz."
  5. Kur'ân-ı Kerim, A'raf, 7/31
  6. Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 574-603)
  7. Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 19
  8. Hodgson, Marshall G. S. (2009). The Venture of Islam, Volume 1. Chicago IL: University of Chicago Press. s. 106-107.
  9. Hodgson, Marshall G. S. (2009). The Venture of Islam, Volume 1. Chicago IL: University of Chicago Press. s. 107.