Anlayış
Göndermeler
Mevlânâ'dan
|
Gece ışık yoktu ve renkleri görmedin. O halde ışığın zıddıyla sana belli oldu: Işığı görünce, rengi görülür. Ve bunu ışığın zıddıyla hemen bilirsin. Hak gönül hoşluğunun, zıddıyla ortaya çıkması için eziyet ve kederi yarattı. Öyleyse gizli olan şeyler zıddıyla anlaşılır. Hak, zıddı olmadığı için gizlidir. Çünkü bakış ışığa doğrudur, sonra renge. Zıt zıddıyla belli olur, Rum ve Zenci gibi.[1] |
|
Başını koydu, uykuya daldı, rüya gördü: Hak'tan ona bir nida geldi, canı onu duydu. Her sesin ve nağmenin aslı olan sesi. Ses bizzat odur ve bu gerisi yankıdır. Türk, Kürt, Farsi ve Arap, bu sesi kulak ve dudak olmadan anlamışlardır. Türk, Tacik ve Zenci'nin ne yeri var? O nidayı odun ve taş anlamıştır.[2] |
|
Buğdayı toprak altına atarlar, sonra toprağından başaklar yaparlar. Onu daha sonra değirmende öğütürler; değeri artar ve cana can katan ekmek olur. Yine ekmeği dişlerle çiğnerler; akıl, can ve zeki anlayış olur. Yine o can aşkta yok olunca, ekinden sonra “Ekincilerin hoşlarına gidiyor” olur.[3] |
|
Her biri kendi aslına bağlıdır; ihtiyatlı ol, birbirine benzerler. Nitekim vesvese ve Elest vahyi; her ikisi akılla anlaşılır, fakat fark vardır. Her ikisi gönül çarşısının tellallarıdır, mallarını överler. Ey bey! Sen gönül sarrafıysan düşünceyi tanı. İki düşüncenin sırrını, esirci gibi ayırt et. Bu iki düşünceyi şüpheden bilmiyorsan, “Aldatmaca yok” de; koşma ve koşturma.[4] |
| Senin çalışman ve gücünle ortaya çıkmasa da, camii oğlun yapacak.
Ey hikmet sahibi! Onun yapması senin yapmandır. Bil ki müminlerin ezeli bir birliği vardır. Müminler sayılıdır, ancak iman birdir; bedenleri sayılıdır, ancak can birdir. İnsanın, inek ve eşekte bulunan anlayış ve candan başka bir aklı ve canı vardır. Hayvanî canın birliği yoktur; sen bu birliği rüzgâr/havanî canda arama. Bu ekmek yese, o doymaz; bu yük çekse o, ağırlaşmaz. Hatta bu, onun ölümünden sevinir; onun azığını görse kıskançlılıktan ölür. Kurtların ve köpeklerin canı ayrıdır; Allah'ın aslanlarının canları birdir. Canlarını, isim olarak çoğul dedim; çünkü o bir can, bedene göre yüzdür. Gökteki güneşin bir ışığı gibidir; evlerin alanına göre yüzdür. Ancak sen duvarı aradan kaldırırsan, onların bütün ışıkları bir olur. Evlerin temeli yıkıldığında, müminler bir kişi kalır. Bu sözden farklar ve güçlükler doğar; çünkü benzer değildir, örnektir bu. Aslanın şahsıyla yiğit insanın şahsı arasında sınırsız farklar vardır. Ey güzel bekişli! Ancak örnek anında -aralarındaki- birliğe cesurluk açısında bak. Çünkü o yiğit, sonuçta aslan gibidir; her yönden aslanın aynısı değildir. Bu dünyanın birleşik bir sureti yok ki, ben sana benzerini göstereyim.[5] |
| Bu akıl, öğrenmeye ve anlamaya kabiliyetlidir; ama vahiy sahibi ona öğretir.
Bütün sanatların öncesi, kesin olarak vahiydendir; ancak akıl onu artırdı. Bak, bu aklımız hiçbir sanatı ustasız öğrenebilir mi? Hilede kılı yararsa da, hiçbir meslek ustasız ele geçmez. Sanatın bilgisi bu akıldan olsaydı, her hangi bir meslek ustasız elde edilirdi.[6] |
|
Halil gibi ateşe giremeyeceğinden dolayı hamam elçi, su kılavuz oldu sana. Doygunluk Hak'tandır; ancak varlık sahipleri ekmeksiz nasıl doyar? Lütuf Hak'tandır; fakat beden sahipleri çimen perdesi olmadan lütfu anlamaz. Beden aracısı kalmayınca, Musa gibi perdesiz şekilde ay ışığını koynunda bulur. Bu hünerler suyun içinin, Hakk'ın lütfuyla dolu olduğunun şahididir."[7] |
İmam-ı Gazali'den
| İşte bu, aklı zayıf olanların âdetidir. Hakk´ı adam ile tanırlar da adamı hak ile tanımazlar. Akıl sahibi olan kimse bu husuta akıllıların ulusu Hz. Ali (R. A.) e uyar. O şöyle buyurmuştur: «Hakkı adamla bilemezsin. Önce hakk´ı tanı, sonra dolayısiyle ehlini tanırsın» Şu haldeakıllı kimse hakkı tanır. Sonra işittiği söze bakar. O söz hak ise kabul eder, Söyleyen ister bozuk fikirli olsun, ister doğru fikirli hattâ çok defa sapık fikirlilerin sözlerinden hakikatı aramaya uğraşır. Bilir ki, altın madeninin çıktığı yer topraktır. Bir sarrafın kendi anlayışına itimadı oldukça kalpazanın kesesine elini sokup halis altını kalpından ayırarak çıkarmasında bir zarar düşünülemez. Kalpazanla muamelede ancak köylü zarar görür, sanatının ehli olan sarraf değil. Yılana dokunmaktan çocuk men edilir, dualı ve efsulu ya´ni yılan tutmakta mahareti olan menedilmez. Hayatıma yemin ederim ki insanların çoğu hakk´ı batıldan doğruyu eğriden ayırmak hususunda kendilerinin mahir ve hâzık olduklarını zannederler. Bu itibarla mümkün olduğu kadar hepsini sapıkların kitaplarını mütalâa etmekten menetmek, kapıyı kapamak vacip olmuştur.[8] |
Notlar
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 1129-1133)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 2108-2109)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (1. kitap, 3164-3167)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (3. kitap, 3488-3492)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 405-422)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (4. kitap, 1295-1299)
- ↑ Mevlânâ, Mesnevî, (Türkçesi: Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu), Ankara: Akçağ Yayınları, 5.baskı, 2008. (5. kitap, 231-235)
- ↑ Gazali (1108), El Munkızu Min-ed Dalâl, İstanbul: Cağaloğlu Yayınevi, 1963, s. 43-44